Anne Olunca Anlarsın

Anne Olunca Anlarsın

Anne oldum!  

Oldum mu? Oldu mu hakikaten? Peki olabildim mi? Olabiliyor muyum? Muhtemelen içinde bir çocuk büyüten hemen herkes kafadaki bu deli sorulara en az benim kadar aşinadır. Sizi bilmem ama benim cevaplarım hiç tatmin etmiyor beni. Aslında sizi de az çok biliyorum galiba; hissine samimiyetine güvendiğim hemen her yakınımdan annelikle ilgili duyduğum tavsiye bundan sonra hayatım boyunca bitmeyecek bir yetersizlik hissi, bununla ilintili bir vicdan azabı, kendini dövme ve endişeli, evhamlı olma haline hazır olmam üzerineydi…

Konuyla ilgili hep gerçekçi oldum ben aslına bakarsanız; biraz da korkak. Küçük insanlarla hep çok iyi anlaştım, çok güzel oynadım ve hep bir şekilde gönüllerini, akıllarını çelmeyi başardım. Ama bunların hiçbiri anne olmak için yetmezdi! Uzun süre gözümde büyüttüm bir can taşımanın ve dünyadaki serüveninde ona eşlik etme ve tam destek olmanın sorumluluğunu. Ne zaman ki kendimle ilgili artık birilerine rehberlik edebilirim hissi geldi o zaman cesaretim de yolunu buldu. Ne sürü psikolojisi ne de hormonlar! Aksine iki konuda da eksideydim hatta; bütün arkadaşlarım çoktan doğurmuştu zaten ve farkında olmasam da hormonlarım yıllar içinde kendini gereğinden fazla tüketmiş/mişti. Yine hayatın istediğimi değil; ihtiyacımı verdiği duraklardan birindeydim yani sevgili okuyucu… Bugün, nefesim yettiği sürece ‘kontrol çılgınlı’ğımla sınanacağıma inanıyorum artık. Çünkü zaman her an her deneyimimde bir şekilde anlatmaya çalışsa da inadım ve biraz da kaz kafalılığımla istikrarlı bir şekilde kafa tutuyorum ona, farkındayım! Sanki bu da bir şey… Yani her şeyin ben istediğimde benim istediğim şekilde olamayacağının da, herşeye rağmen konuyla ilgili ısrar etmeye devam edeceğimin de farkındayım. Kulağa biraz hastalıklı geliyor değil mi? Haklısınız bundan sonrası uzman görüşü isteyecek…

Neyse bir şekilde ben biraz şartları zorladım da kavuştum hayattaki en değerli emanetlerime ve en akılalmaz, en nefes kesen, en büyük serüvenime… Ve her şey öyle güzel, öyle gönlüme göre oldu ki… Hiçbir zaman bana birebir benzeyen bir ikiz kız kardeş hayalim olmadı (Serde narsistlik var; benden bir tane, daha güzel diye düşündüm sanırım.) ama farklı cinsiyetlerdeki ikiz kardeşleri ve ilişkilerini hep merak ettim. Hep ikiz çocuklarım olsun istedim ve evet bir kız bir erkek iki küçük insan bahşedildi bize. Evde aynı karında büyümüş, doğdukları andan itibaren hiç ayrılmamış, sabah kalkıp birbirine sarılan, biri çok uyuyunca sıkılıp durumu sabote eden, birbirini çılgınca koruyan ve aynı zamanda aynı hiddetle hırpalayan iki küçük insanla yaşıyoruz. İkiz büyütmek, incelikleri, zorlukları, mucizeleri, kuralları vs. Asla bahsetmeyeceğim merak etmeyin… Hem analığın kutsallığı, mükemmel ebeveynlik motivasyonları ayıp ve samimiyetsiz geliyor bana, hem de kendimde hak da potansiyel de görmüyorum bu denli çok değişkenli bir konuyu yaladım yuttum, kotardım tavırları takınmaya. Yani aynı evde, aynı insan olarak ben, iki ayrı küçük insanla, iki ayrı bambaşka ilişki ve dünya kurmak durumunda kalmışken…. ‘Yaradılış’ diye bir gerçeğin varlığına secde etmişken… Tam da bu noktada çoklu kişilik bölünmesi yüksek lisansına kabul edilmişken neyin ahkamını kesebilirim, neyi genelleyebilirim, neye doğru neye yanlış diyebilirim ki? Diyenler de nasıl diyor, anlayabilemiyorum ki? Günün sonunda benim geldiğim nokta genelde hep aynı; doğduklarında evet uzuvlarım yetemiyordu ikisine ama şimdi içimdeki insanlar yetişemiyor boncuklarımın ritmine. Hangisi daha eğlenceli? Zaman zaman daha çok zorlasa da, emmek için göğsünüzü bulma çabası değil de size ve hayata kendini gösterme çabasını seyir daha keyifli benim için.

Evlat sahibi olduğumdan beri öncesindeki hislerimle ilgili hep doğruladım kendimi. Evet gerçekten de korkulması, gözde büyütülmesi gereken bir hadiseymiş ana baba olmaya kalkmak ve evet çocuk yetiştirmekle değil ama çocuk sahibi olmakla ilgili herşey doğruymuş! Herkesin her deneyimi farklı yaşadığına inanırım ben aslında; her ilişki farklıdır, her bünye her akıl her kalp farklıdır… Ama bazı sorumluklar aynı şiddette işliyormuş insanın canına.

Mesela konu evlatlarsa ben ben değilmişim; resmen ‘o eski halimden eser yok şimdi çığlığı atmak’ istiyorum sık sık. Ne karizmam kaldı, ne cool’luğumdan eser! İşte bunlar için ağlayayım derken bir gülme alıyor beni; “Tatlım ne karizması, ne havasından bahsediyorsun? En son ne zaman mutluluktan zıpladın?” diye soruyor dış ses. Soru komik değil ama cevap ve o havalara uçtuğum sahne trajikomik”. Mekan banyo, bizimkilerin biri adaptörle klozette biri lazımlıkta, ben ortalarında çömelmişim hepbirlikte ıkınıyoruz. Aralarda kanon halinde yüksek sesle giriyoruz şarkıya: “Yolla, yolla, kakaları yolla! Yolla yolla…” Şarkıyı da biz yaptık tabii ki; hanginizin kaka şarkısı yok ki! İnsanlar anlattığında komik ve eğlenceli geliyordu bunlar ama hayatın merkezine oturup, bir iki defalık anektodlar olmaktan çıkıp da gerçek endişeleriniz olunca o zaman işte sürreal bir atmosfer, gerçeküstü hadiseler evreninde hissediyorum kendimi. Evet bence çocuk sahibi olmak gerçekten gerçeküstü bir katmana taşıyor insanı. Ardı ardına bu kadar çok mucize, bu kadar iniş çıkış nasıl gerçek olabilir? İçinizden bir (bazen daha çok) canlı çıkıyor, o an onu hayatta tutacak herşey size verilmiş; memenize süt gelirken üstünüze de bir deli kuvveti geliyor. Normal olamayacak bir güç. Ama bu sadece bebenize karşı çünkü o ana kadar kimsenin size bu denli ihtiyacı olmamıştı, vazgeçilmez, yeri doldurulamazsınız. Dünyanın kalanına karşıysa o denli güçsüz ve zayıfsınız; yüzme bilmeden okyanusa atılmış gibisiniz. Söylenen, söylenmiş bir sürü şey var; mesela “Ay dünyanın en güzel şeyi bebeğini emzirmek!”. Evet de canım acıyor, terliyorum, kasılıyorum; zaten ememiyor da tam. Ne kadar emdi anlamıyorum!! Bir sürü çok net çok didaktik laf dolaşıyor ortalıkta ama hemen hepsi “Zaten sen anlarsın, hissedersin…”e bağlanıyor. Anlamıyor ve hissedemiyorum ben galiba! Bir de her lokmanızın süt konusuna, yani bebeğin beslenmesine gelmesi var. Biliyorum herkes tüm kalbiyle iyi niyetli ve samimi ama siz de fazla alıngansınız; bebeniz başrolünüzü kapıp içinizden çıktı gibi hissettiriyor bu konu bence biraz. Sonra anneniz yanınıza oturuyor, size dokunuyor ve o sıcaklık hiçbir şey bilmek, hissetmek zorunda olmadığınızı hatırlatıyor. İçinizdeki panikle birlikte o deli kuvvetini çıkaran yine O KADIN oluyor. Aaa bir de başrolünüzün kapılmadığını, asıl şimdi sahnenin sizin olduğunu anlatıyor size. Yani bana olanlar bunlardı en azından. O an anlıyorum ki annelik mesaisi uzuuuun. Çok samimi söylüyorum ki ben kendi hayatımdaki o kadının tırnağının ucu olabilecek miyim hiç bilmiyorum ama o günden sonra vücudumdaki, ruhumdaki, hayatımdaki tüm değişimleri kabul edip sarıp sarmalayıp yola devam etmem gerektiğini anladım. Birdenbire gelen ölüm korkumu bile! Evet bu yeni hayatıma en çok yabancılaştığım konu… Hani anne olunca anlarsın denir durur ya; bendeki en güçlü hislerden biri bu oldu. Boncuklarım dünyaya nefes aldığı andan beri, bir ölüm korkusu yerleşti içime. Bitmeyen bir loğusalık sendromu falan değil; sadece bana bir şey olmamalı, ölmeyi geçtim hasta falan da olmamalıyım gibi hissediyorum. Zaten ilerleyen ay ve yıllarda ayakta geçirilen migren nöbetleriyle de ufak rahatsızlıklarla hayattan off alabilmenin ne büyük bir lüks olduğunu hatmediyor insan. Amaaan istediğin an tuvalete girip duş alabilme lüksünün yanında lafı mı olur? Değil mi? Şaka bir yana evlatların hayatta sizi daha dik daha dirençli ve güçlü kıldığı en şükredilesi mucizelerden bence.

Anne olunca anlarsın listemi de anneciğim üzerinden özetlemek isterim…

Ben anneliği yaşadıkça, beceremedikçe anlıyorum. Anladım ki zerre fikrim yokmuş; annemin nasıl hissettiğin, yüreğinin nasıl titrediği, burnunun ucunun nasıl sızladığı... Hayatla, aşkla annelik arasındaki dengeyi nasıl tutturduğu... Nasıl kendini unutabildiği, nasıl kendinden geçebildiğiyle ilgili hiçbir şey bilmiyormuşum.

Aklıyla yüreğinin arasında nasıl hep aklıselim ve dik durduğunu, bu sorumluluğun altından nasıl bu kadar sağlam kalktığıyla ilgili hala bi fikrim yok aslına bakarsanız. Sadece milyonlarca kez teşekkür edebiliyorum ona; ben olmam için yaptıkları için, bana kendimi sevdirdiği, hep yanımda olduğu, hep cesaret ve güç verdiği hep sevdiği için.

Huzurlarınızda söz veriyorum; ben de boncuklarımın yaptığı en saçma sapan resmi bile salonun en güzel yerine asacağım; kredi kartlarının borcu maaşlarından fazla gelse kenarda köşede hep onlara destek çıkacak bir para tutacağım; kendi hayallerimle onlarınkileri ayrı tutacak, kendilerinden başkaları olmalarına itiraz edecek; seçimleri, hayalleri konusunda yanlarında olacağım, şevklerini kıracak her ne olursa olsun yola devam etmeleri için cesareti bende bulacaklar; anlatmadıklarını duymaya görmeye çalışacağım; dünyanın bir ucuna gidip kendilerine yeni bir hayat kurmaya dahi kalksalar duygularımı kontrol edecek, arkalarında durup güç vereceğim onlara…. En azından hayalim bu!

Sadece annemi taklit ettiğim, örnek aldığım için değil… Çünkü duruyorum ve aklıma düşüyor sık sık; büyüyecekler, okul, iş, güç, aşk derken kendi hayatlarını kuracaklar kuşkusuz. Ve bu süreçte mutlaka birşeylere üzülecek, sıkılacaklar. BİRİLERİ üzecek onları. Evet hayat böyle birşey; bunlar kaçınılmaz ve çok da normal. Ama işte o kapital yazılan birileri var ya.... Öğretmenleri, arkadaşları, patronları, sevdikleri... O, birinin onları az ya da çok, hayatın bir yerinde üzme ihtimali var ya! O ihtimali düşününce nefesim daralıyor. O zaman anlıyorum işte neye soyunduğumu!

Kalbinde anne şefkatini hisseden herkesin anneler gününü kutluyor; tüm evlatlar için anne hasretinden ırak, huzurlu yaşamlar diliyorum. Son olarak boncuklarıma bir nebze teşekkür edebilmek, kendimi anlatabilmek  adına onlara yazdığım ilk mektubu paylaşıyorum…

Ben sizi yiyeceğim galiba!

Size ilk mektubumun daha romantik başlaması gerekiyordu sanırım ama üzgünüm anneniz pek romantik bir tip değil kuzucuklar... Ve evet sizi gerçekten yemek istiyorum; o kadar tatlısınız ki!

Tam 16 ay oldu sizinle kavuşalı... Yani yüzyüze bakalı, kokularımızı içimize çekeli; yoksa mazimiz çoook daha eski biliyorsunuz.

Neden size ilk satırlarım 16 ay sonra??? diyecek olursanız ki; çok haklı, yerinde bir soru olur. Mesaideydik diyelim; siz dünyaya alışmaya çalışırken size yardım etmeye çalışıyordum. Uzuuun, yorucu ve öğretici bir mesai oldu ama son birkaç aydır bulduk kendimizi. Eğlenceli ve uyumlu bir takım olduk bence; siz, ben ve babanız. Bu emek, zorluk vs konularına girmeyeceğim ama yine de  kulağınıza ilk küpe bu olsun: ”Zordan korkmayın; güzel olan zordur. Belki de onu güzel yapan zorluğudur. Durun, duyun, koklayın, hissedin, yürüyün; yani pes etmeden devam edin işte...Ve her ne yapıyorsanız hakkını verin; parmağınızın ucuyla değil dört elle sarılın elinizdekine. Hani sabahları pancake’lerinizi mıncırıyorsunuz ya dört el, aynen öyle! Tadını çıkarın her ne yaşıyorsanız.”

Nasihattan önce nerede kalmıştık!? Hıh! Uyum ve eğlence konusunda hiç fena sayılmayız gerçekten de. İnşallah daha yeni başlıyoruz boncuklarım, çooook eğleneceğiz çooooook.

Bugün tam onaltı aylıksınız...

Cemre... Pamuk şekerim sen günışığı gibi birşeysin. İçini aydınlatıyorsun insanın. İşveni cilveni hiç söylemiyorum. Sen gülünce dünya gülüyor sanki.

Emre... Mercimeğim. Kara boncuğum; köffffte oğlum benim. Seni elma şekeri ilan ettik evde. Aklı senin gibi her daim muzırlığa çalışan çok çocuk vardır da senin kadar güzel bakan başka bir çocuk yoktur herhalde şu dünyada.

Size karşı duygularımız, ilk kucağımıza alışımız, canınıza tüy konsa hissettiklerimizle ilgili duyup duyacağınız bütün klişeler doğruymuş. Kelimelerle anlatılabilecek bir şey değilmiş evlat kokusu...

Can parçası denen şey sizmişsiniz. Bebeklerin ana babalarını seçtikleri söyleniyor; eğer bu gerçekten doğruysa bize geldiğiniz, bizi seçtiğiniz için çoooook teşekkürler. İtiraf ediyorum; bir başkasına emanet olsaydınız çok kıskanırdım. Sizin için her an şükrediyorum. Bu ana-babalık olayını becerebilmek, hakkını verebilmek için de çok dua ediyorum. Çünkü bayağı korkuyorum, herhangi birşeyi yanlış ya da eksik yapmaktan. Ama biliyor musunuz bazen hatta sık sık bana yardımcı olmaya çalıştığınızı hissediyorum. Bence beni doğru anlıyorsunuz, doğru hissediyorsunuz. Sağolun…

Sizi seviyorum, sizi seviyoruz...