Uzak-ara: Hindistan 4

Uzak-ara: Hindistan 4

Getton kadar konuş!

Mumbai günleri devam ediyor sevgili okuyucu; o günlerden notlarla başlıyorum bugün, gerisini akışa bıraktım…

Bugünün kıssadan hissesini baştan söyleyeyim; göreceksiniz ki Mumbai günlükleri bahane, şu hayattaki naçizane düğümlerim, çözümlerim ve tüm bunlara ortak arama çabam hakikat!

Kaşındım! Yine yeniden… Bile bile ladese geldim.

Sürekli beynimi yiyen, 'Ben bir şeyler kaçırıyor olabilirim Mumbai’de, sosyalleşmek adına yeterince agresif davranmıyor olabilirim' sesim vardı benim… Onu dinledim yine, çıkarttım tüm şehir turlarını, güzel bir liste yaptım, bir de arkadaş buldum kendime. % 100 Hintli ama turistik bir merakı var. Hem arkadaş, hem yoldaş olalım dedim ki yaş tahtaya basmama konusunda da kararımın arkasındayım. Burada bir mahalliyle takılmak akıllıca.  Ve ben yalnız hareket etmek konusunda o kadar ürkeğim ki bu şehre karşı, aylardır onu bekliyorum, biraz da birbirimizi bekliyoruz. Neyse sonunda karar kılınan ilk nokta için harekete geçtik; Dharavi’ye gidiyoruz. Geçen yazının sonundan hatırlarsınız belki; hani ünlü film Slumdog Millionare’in doğal film platosu; Hindistan’ın en büyük gecekondusu. Bir büyüğü komşu Pakistan’da, daha da büyüğü yok koca Asya’da. Dharavi aynı zamanda küçük sanayinin kalbi Mumbai için; plastik geridönüşümü, deri işlemeciliği, sabun üretimi, çanak çömlek üretimi, fırıncılık derken yıllık 665 milyon dolarlık bir ekonomiden söz ediliyor Dharavi’de.

Rehberli bir tur alıyoruz; 2,5 saatlik bir yürüyüşe çıkacağız İnternet sitesinde tur süresince fotoğraf çekmenin yasak olduğunu okusam da çok kaale almıyorum. Fotoğraf çekemeyeceksek ne anlamı var ki? Benim derdim zaten salınıp arşınlayamadığım sokakların acısını bu turda çıkartmak. Arabanın camından görüp de yakınlaşamadığım ve kadrajıma sığdıramadığım insanların, onların yakalayamadığım bakışlarının peşindeyim. Rehberin boğazına basıp tura makinemi de katacağım. Yani yasağın tek nedeni orada yaşayan insanların gündelik hayatlarını sürdürmesi ve sürekli kendilerine doğrultulan fotoğraf makinelerinden rahatsız olmalarıdır diye düşünüyorum. Sonuçta orası koca bir mahalle, semt, adı her ne ise işte, binlerce dönümlük bir yaşam alanı! Ama o küçük atölyelerden, çalışan insanlardan izin isteyip çekeceğim birkaç karenin kimseye zararı olmaz bence. Onlar istedikten sonra!

Buluşma mekanımız Mahin istasyonu. Şehrin diğer yakasına geçmemiz gerekiyor, yetişemeyeceğiz korkusuyla çıktığımız yolda Mumbai trafiği bize şaka yapıyor ve randevu saatinden 45 dakika önce varıyoruz istasyona. Karşısındaki yerel Starbucks’ta ekspres bir kahve-dedikodu seansı alıyoruz, hatta ekip gecikince istasyonda fotoğraf çekmeye vakit bile kalıyor. Kapılarından insan sarkan vagonları yakından görme şansını yakalıyorum sonunda! Peron o kadar kalabalık değil (yani buradaki metrekare ve insan oranını baz alınca tabii). Bilet kuyruğunda sayısız şuursuzluk yaşanıyor o sayılı dakikalarda. Bazen filmlerdeki gibi; gözbebeğimde bir çip olsun ve gördüklerim kaydedilsin istiyorum, yemin ederim ki tüm zamanların en bomba aksiyon filmi çıkar. Fondaki efektlerin aksine (şehrin fonu hep yüksek perdeden gidiyor, çok sesli…) aksiyon çok zaman aksiyonsuzluktan doğuyor!  Neyse iki İsveçli turistle geliyor rehberimiz Bipin.

Tanışma faslının arkasından hemen patlatıyoruz fotoğraf mevzusunu. Hikaye hiç de tahmin ettiğimiz gibi değil; Bipin buranın bir gecekondu mahallesi, getto olduğunun altına çiziyor ve buradaki insanların biraraya gelme konusunda bizden çok daha hevesli olduğunu, fotoğraf makinemizi çıkartıp tek bir kare çektiğimiz anda kurtulamayacağımız bir yakın ilgiyle karşılaşacağımızı söylüyor. Kısaca iki adım yürüyemezsiniz, başınıza bela almayın diyor! Ne kadar gerçek bilemeyip akışa bıraktık durumu çünkü benim için hiç sakıncası yok; binlerce fotoğraf çekebilirim. Tur bitemez o ayrı! Belki de tek neden zamanı kontrol altında tutmak istemeleri çünkü yol uzun.

Dharavi’nin 3200 hektar üzerine kurulduğunu öğreniyoruz, şehrin diğer yakasındaki semtlere kadar uzanıyor parça parça. Bu yüzden bizim oralara da getto deniyor zaten.

Küçük sanayi alanıyla ikamet bölgesi ayrılmış hesapta ama atölyelerde çalışanlar da zaten aynı yerde yatıp kalkıyor. Çünkü burada bir gecekondunun kirası aylık 60 dolar ama işçiler günde 2-5 dolar kazanıyorlar. Dharavi’nin çarşısı olduğunu tahmin ettiğim uzun bir meydandan ara sokağa giriyor ve adeta bir labirentte ilerliyoruz. Genel görüntü sokaklarda, hatta bizim site duvarının hemen ardındaki karelerden farksız. Atölyeleri geziyoruz ilk önce; atölye ve geziyoruz dediğime bakmayın ufak, içeri giremediğimiz odalar bunlar. Kapı önündeki moloz ve atık tepeciklerinin arasından bakıyoruz sadece. Geri dönüşüm hikayesini anlatıyor ve aşama aşama gösteriyor rehberimiz; minik parçalara ayrılmış (ki sürecin ilk adımı bu) kalın plastiklerden bir havuza atlamış gibiyiz.

Alüminyum atölyesinden geçerken panik atak krizinin kaldırımında buldum kendimi; ıslak mendillerden bir buket sürekli kaşınan kollarımı, boynumu silip duruyorum. Mumbai’deki ilk saatlerim geliyor aklıma; psikolojik olmasını umuyorum ama değil, adım attığımız her yer biraz daha sinekleniyor. Allahım aynı his yine geliyor; n’oolur burada ölmeyeyim! Yani ne kadar ömrüm var ve nasıl yaşayacağım bilmiyorum ama lütfen bu şehirde olmasın… Kendime küfrederken boynuma, kaynak gibi cızırtı ve kıvılcımlar çıkaran alüminyum kesme makinesinden bir şey fırladı. Yanıyorum! Kedinin başına ne gelirse meraktan gelirmiş ya o hesap işte benimki de; merakım bünyemi zorluyor! Unuttuğum şu ki benimkisi steril bir şevk… O an kendimden nefret ediyorum, mızmız, şımarık kızlar gibi hissediyorum kendimi ama böyle görünmemek için de hiç renk vermiyorum grubun kalanına.

İkamet bölgesine vardık sonunda, bende boynumun, kaşıntımın telaşından tek kare fotoğraf yok hala! Burası da kendi içinde ayrılıyor; müslümanların, hinduların vs. mahalleleri. Karanlık ve tek kişinin ilerleyebildiği aralıklardan geçiyoruz. Evler yarım metrekarelik odacıklardan ibaret, tuvaletler dışarıda ve ortak. Odalarda 6-7 kişiye kadar çıkıyor nüfuslar, yatacak yer yok ama bazılarında televizyon ya da bilgisayar var! Mahalle meydanı aynı zamanda çöplerin toplandığı yer. Moralim bozuluyor iyice, utanıyorum resmen. Bugüne kadar dert bildiğim sıkıntı bildiğim her şey adına binlerce defa özür dilemek istiyorum o insanlardan, çırılçıplak gezen, çöp yığınlarından yuvarlanan o minnacık çocuklardan. Kimsede durum farklı değil, akıl erdirilecek, tolere edilebilecek şartlar değil bunlar. Bu insanlar nasıl hayatta kalıyor, bu çocuklar nasıl yaşayabiliyor burada?!

Mumbai’de sokakta alışveriş yaparken bile paçalarınıza, elinize kolunuza yapışan insanlara, çocuklara alışık olmak gerekiyor ama burada kimse mahallelerini gezen turistlerle muhattap olmuyor. Küçük çocukların kocaman gülümsemeleri ve “hi, hellooo” diye bağrınmaları dışında bir iletişimimiz yok. Fotoğraf mı demiştiniz? Özellikle burada aklımdan bile geçmiyor! Gördüklerim hiçbir fotoğraf karesine sığmayacak kadar derin, büyük ve sert. O an diyaframa ayar çekip enstantane hesaplamak, ışığın peşinde koşmak ayıp geliyor; bu manzaradan kendime güzellik çıkartmaya utanıyorum. Belki o çocuklar böyle düşünmeyecek, hatta bir oyun bilecekler bunu ama benim o oyunu oynamaya mecalim yok. Mahalleler arasındaki geçişler keskin, inançlarla birlikte kokular değişiyor, renkler değişiyor ama hayatlar aynı kalıyor. Dharavi, bünyemi altüst ediyor, canımı acıtıyor, sarsıyor ruhumu yine.

Turistik gezi mi demiştiniz? Mumbai’de turist olmak da sağlam bir yürek istiyor benim için çok zaman…

Ben iyisi mi en yakın bir diğer ekürim ofis şöförü Bipin’in öldürmeyip süründüren kokusuna sarılıp, tezgahlarda şal ve boncuk karıştırmaya koşayım suyun üstüne çıkıp. Suyun üstünde hayat hiçbir zaman aynı olmayacak o ayrı… Ajitasyon değil; hayatım boyunca farklı ülke farklı kültürleri gezmek, görmek, bilmek istedim. Hayatımın Hindistan durağı da şükür olsun ki bu dileğin gerçekleştiği sahnelerden sadece biri. Ama işte gerçekler rengarenk fotoğraflardan, kostümlerden kınalardan, tütsülerden ya da meditatif egzersizlerden fazlası ve başkası olunca bir şaplak hissediyorsunuz ruhunuzda. Bazen tek bir an, tek bir kare bazen süregelen bir inanış, ufak bir ritüel, hayat telaşesi madalyonun diğer yüzünü aydınlatıyor sizin için. En azından benim için öyle oluyor, öyle oldu bugüne kadar. Yaşadığım, gezdiğim ülkelerdeki yaşamlar hep aklımı fikrimi ruhumu karıştırdı, değiştirdi; dünyayı, dünyamı da büyüttü ama. Daha azı ya da zoru görüp şükretmek, değer bilmek değil bahsettiğim. O nokta zaten bence biraz karışık; çünkü her türlüyü bilmek, şükürlü olmak iyi güzel ama hayatta hiçbir şeyin tekdüze olmadığı ve olamayacağı; konunun adaletten fazlası ve başkası olduğunu düşünüyorum. Benim bahsettiğim esas olanı, abartmamayı, dengeyi hatırlamak ve tutturmak. Tabii ki bugün hala saçma sapan şeylere saçma sapan paralar verebiliyor, insanları hunharca yargılayabiliyor, yemek masasında karnımı doyursam gözümü doyuramayabiliyor ya da aynı şeyin iki rengini de almak zorunda hissedebliyorum ama genel fotoğrafta evimde, dolabımda daha az eşya olduğunu; insanları dinlerken daha adil ve yargısız olmaya çalıştığımı söyleyebilirim ya da bir sıkıntı için birden fazla pencere açma gayretinde olduğumu (bkz.Mumbai’de hayatta kalma rehberi;).

Dharavi, Las Vegas, Ağrı, İstanbul farketmiyor bence; esas olan hiçbir gerçeğin tek ve yalnız hüküm süremeyeceği. 

Afrika’daki açlık için yemek yemeği bırakamıyoruz ya; Buruni Sultanlığı’ndaki saltanatla da aşık atmıyoruz günün sonunda. Sadece ve hepsinden ötesi bir tek ve biricik olmakla birlikte dünyanın bizden ibaret olmadığını daha fazla hatırlamalı sanki. Şiddetle tavsiye…