Uzak-ara: Hindistan 5

Uzak-ara: Hindistan 5

Mumbai günlükleri…

Yaşarken bazı şeyleri kaçırıyoruz, tadına tam olarak varamıyoruz gibi geliyor bana çok zaman; iyinin kötünün, mutluluğun, hüznün, komikliğin, eğlencenin, üzüntünün… En azından her anı sonuna kadar yaşayamıyoruz sanki; yani kedere de, keyife de eşit davranıp, tamam vakit bu vakit deyip tabir-i caizse o anı dibine kadar yaşamamaktan bahsediyorum. Gereksiz ve faydasız detaylara takılmadan, kendini pişmeye bırakamamaktan bahsediyorum… Evet derin mevzu, dibe dalmadan işin daha kurcalanabilir, kulağa da ruha da iyi gelecek yanından devam edeceğim; yaşarken “Bu ne şimdi?” deyip zaman içinde dönüp baktığımızda bizi gülümseten anlardan, anektodlardan…

Ne yalan söyleyeyim Hindistan bir cevherdi bu anlamda. Bu toprakların beş yıl içinde bana yazdıklarını kararınca anlattım size; çokça da nasıl bu renk cümbüşüne direndiğimi, bu değişimin bünyemi nasıl zorladığını ve sonunda beni nasıl ehlileştirdiğini. Mumbai’ye veda yazısı olarak top 10 listemi hazırladım; ilk günden itibaren beş yıl boyunca beni en çok şaşırtan, güldüren, ağlatan, bir şekilde hafızama kazınan ve muhtemelen kendini unutturmayacak anektod, anı, an ve durumlar… Ben hiçbirine kıyamadım, aralarından en bomba, en etkileyici, en delirtici, en çok güldüren gibi bir sıralama yapamadım; Hindistan’a ilk ayak basışımız itibarıyla yaşanan ve yaşatılanlar sırasına göre yazdım olanları.

1- Eller eller, ayak ayaklarrrr…

Ayak konusu Doğu’da önemli! Havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama Vietnam’dan beri insanların ayaklarıyla ilişkisi radarımda. O ayak hiç yere inmiyor ve hep bi mıncık mıncık mıncıklanıyor arkadaş. Evde, sokakta, dükkanda, kafede farketmiyor; ayak itinayla kucağa çekiliyor ve parmak aralarına kadar titizlikle karışlanıyor. Sanırsın hepsi refleksoloji uzmanı; ayaküstü terapideler. Gördükçe insanın eli de gitmiyor değil hani! Sağda solda görüp kafa çevirmeye alışmıştım ama edindiğim en yakın Hintli arkadaşım, yemekten kalkıp o güzelim krem rengi deri koltuklarıma yayılıp ayağını çekmesin mi!? Çekmesin noolur demek isterdim ama çok geçti. Sen İngiltere’de okumuş yazmış, medeniyet görmüş insansın yapmayaydın be gülüm!

2- Dillere pelesenk!

Her devrin her coğrafyanın kendine has söylemleri var kabul ama bunlar özlü sözlü deyimler, atasözleri olur di mi? Burada “Same same but different”ı duymadığınız anlar sayılı. Tam türkçesi “Aynı aynı ama farklı!”. Bir de “Tomorrow mam!/ Yarın hanımefendi…” var; bunu biliyorsunuz.  Karşınızdakinin sorduğunuz, rica ettiğiniz şeyi yapmaya hiç niyeti olmadığını anlatan özlü söz. Bizim çıkmaz ayın çarşambası hesabı.

“Green Mumbai clean Mumbai” ise favorimdi; bu şehrin sloganı. “Yeşil Bombay, temiz Bombay” tam da bu şehri anlatan bir slogan. Yorumu, yolu düşen ve düşeceklere bırakırken bu şehir ve ülkede askerliğimi yapmış sayıyorum kendimi. Mutluluk mottosu; her şeyde mantık arama Zuzu! O market yolunda gördüklerin de işemiyor, yeşillik suluyor be canım.

3- Uçur beni şöför!

Rikşa duydunuz mu hiç? Üç tekerlekli triportör. Şehrin kuzey yakası yani bizim yakanın en pratik toplu taşıma aracı; havadar, hızlı ve çılgın! Evet çılgın çünkü rikşalarda canınız kucağınızda seyahat edersiniz; iki tarafınızın açık olması ve böbrek taşına birebir salınımına alışması zor ama alışınca vazgeçilmezdir. Hele bir de boynunda ter bezi ve ağzında çiğneyip çiğneyip tükürdüğü kırmızı otuyla çılgın şöförünüz canlı bir müzik açtıysa deymeyin keyfinize; gerçekten çılgınca eğlencelidir. Canınınızın kucağınızda olması mübağlağ değil ama, gerçek! Rikşalar aşırı güvenli sayılmaz; hafif, korunaksız araçlar ve rikşa şöförleri gerçekten çılgın akrobatlardır. Dip not: müdavimi oldukları o kırmızı şey kafa yapıcı bir ot (E o trafik nasıl çekilecek!?). Herşeye rağmen rikşaya binilmeden Mumbai’den dönülmez! Hiç burun kıvırmayın; 12 saat önceden havaalanı için reserve ettiğiniz taksi sizi yarı yolda bıraktığında da kurtarıcınız işte o üç teker olacaktır.

4- Daha gelen var mı?

Eve yeni taşınmışız, evde sürekli bir tadilat, bakım, kontrol trafiği... Allahtan sitenin tüm bunlarla ilgilenen bir ofisi var. Ben konuyu iletip yardım istediğimde biri gelene kadar 15 dakikada bir arayıp sıkboğaz etmeye çabuk alıştım. Yalnız bir konu var; kimse yalnız gelmiyor, en az üç kişi hep! Hayır bir şey değil; kullan at uçak terliklerlerinden veriyorum hepsine (Terlik gördüklerindeki şaşkın suratları ve konuyu anlatmam ayrı ve sıkıcı konu, onu geçelim.) ama o kadar adam nereye dokundu ne yaptı izlemek çok zor oluyor elimde bezle. Artık üç beş on, ben salmışım adamlar maaile sifon tamir ederken ben annemle görüntülü konuşuyorum. O sırada salondan geçenler var; ben de muzırlık olsun diye anneme tiplerini gösteriyorum. Göstermez olaydım! Beklenen soru hemen geldi : “Neden bu kadar fazla adam var; banyoyu yeniden mi yaptırıyorsunuz?”

“Yok yahu sifonda bi sorun var”

“Sen yalnız mısın?”

“Eveeet…”

“Kızım bu ne? Korkmuyor musun? Ay ben deliricem….”

Kadın haklı da ben de acemiyim daha; hala kibarım en azından, ayıp olur diyorum sohbete gelenleri eve almamak! Sonra öğrendim ki bu konularda alıngan değiller; kapıda sadece 2 kişi deyince diğerleri dönüp gidiyor. Zaten bir süre sonra bize tek tabanca gelmeye başladılar. Görüntü aşırı tedirgin edici olunca anneme; sonuçta sitenin elemanları, burada hiçbir yabancıya zarar vermeye cesaret edemeyeceklerini falan anlatmak zor oldu ama oldu bir şekilde.

5- Tüp sertifikası!

Bundan bahsetmiştim size; evimizde yemek pişirmemiz biraz zaman aldı. Sanayi tipi kırmızı tüplerden edinmek için evsahibimizin belli evraklar ve fotoğrafla falan tüpçüye başvurması gerekti. Kayıt ve onay işlemleri tam tamına beş hafta sürdü! Tüp ilk bittiğinde verdiğimiz sipariş üç gün sonra geldi. Tüm bunları açıklamak üzere geliştirdiğimiz sayısız teorimiz var; en muhtemel olanı ülkede tüpü kapanın kendini ya da yaşadığı yeri patlattığı! Ülkeye giriş vizesi bile daha kolay alınıyor.

Bitti mi bitmedi; biz her seferinde üç gün beklemeyelim diye iki iki alıyoruz tüpleri. Ben yılın neredeyse üçte ikisinde Türkiye’de olduğumdan bitmiyor tüpler. Bir gün demesinler mi: “Üyeliğiniz iptal, altı aydır sipariş vermiyorsunuz!” Allaaaaah…. Ev sahibinden yediğim aşırı kibar fırçaya mı yanayım, ne yiyeceğiz telaşlarıma mı! Herşey deneyim işte, yaşadıkça öğreniyor insan ;)

6- Mantar sote!

Bir gün ben yine mutfakta harikalar yaratıyorum; aşırı el yatkınlığından olsa gerek bıçağı donmuş yağ yerine elime sokuverdim. Başparmağımla işaret parmak arası acılar içinde kan ağlıyor. Şansıma aynı sitede oturduğumuz arkadaşım öğle arasında eve uğramış bir iş için, en acelesinden koştuk hastaneye. Acilde hemen bir pansuman yapıldı, cerrah mı istersin burada dikilsin mi dediler. Dedim alınmazsanız ben cerrah alayım. Bir yarım saat sonra geldi cerrah, beni dikiş odasına yönlendirdiler. Görevli adam tam ben içeri girecekken kapıdaki ayakkabılığı gösterdi; daha doğrusu terliklik! En sevdiklerimden plastik, tek bant pis erkek terlikleri. Bir parmakarası bile yok aralarındaJ İstemsizce bir içi dışına çıkmış elime bakıyorum, bir terlikliğe, bir Selvi’ye… Ben giyemem galoş verin lütfen dedim. Anlamadı tabi adamcağız ve ısrarla bana giydirmeye çalışıyor terlikleri; ben onu sündürmek için sesimi gittikçe yükseltiyorum: “Giyemem, giymem” diye! Sonunda doktor geldi “N’ooluyor burada?” diye. Ben biraz mahcup oldum ama mümkün değil giyemem, en iyisi diktirmeyelim ya da eve gidip terlik alayım diyorum. Selvi o an inanılmaz bir cinfikirlilikle öyle bir tüyo verdi ki!” hayatımdan hiçbir zaman eksilmemesi gerektiğine bastı mührü resmen.

“Ayağımda mantar var, giyemem giymemeliyim o terlikleri!” dedim.

“Anlatamadım arkadaşa ama lütfen bana galoş verin…”

Uzun bir “Haaaaaa…. Tamam!” sesi inledi koridorda. İnandılar sorunun bende olduğuna. Yalnız ufak bir sorun var ki; koca hastanede galoş yok! Ama ben de tehlike riskli hastayım; ya ayağımdaki mantar geçerse sağa sola. Görmeyin paniği.

Sonunda doktor bonelerinden bana galoş yapıldı ve mutlu SON. Doktor abim mantar konusunu İngilizce anlatabilmemle hala gurur duyuyor. Bilmiyor ki bende bazı kelimelerin karşılığı hep İngilizce bazıları ise hep İtalyanca. Mantar Allah’tan İtalyanca, aşırı Latince yani :)

7- Kurtlandık mı?

Hazır konu bakterilerden mantarlardan açıldı, bu son derece içler acısı anımı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Gerçi buna bugün bile hala gülemiyorum maalesef ama olur öyle! Bizim buzdolabı Hamiyet belirli aralıklarla arınma kürü uygulardı; karşılığı 5-7 gün arasında değişen süreçte depodan yiyerek stokların eritilmesi. Bu süre zarfında hemen tüketilebilecek domates, salata gibi şeyler dışında hiçbir şeye vize yok Hamiyet’ten. Biz ölümlülerin aksine peynir, zeytin, zeytinyağlılar, ekmek, meyve ve meyve suları, süt tüketerek arınıyor Hamiş. Konservelerini, vakumlu zerzevatları en kuytu köşelerine saklıyor, yoldan çıkmamak için! Hamiyet’in detox günleri bizim için kesilmiş uçak biletleri demek; yani yurda dönüş ya da uzaklara kaçış için iki billet… Sayın Şeyda Coşkun ve muadili detoksçular kusura bakmasın; gerçek detoks budur! Yıllar sonra, yerli malından sonra en sevdiğim hafta: Hamiyet’in detox haftası (HDH)! Bu arada buzdolabının bir ismi olması delilikten değil, eğlencelikten; evde her şeyin bir ismi var bizde.

Uzatmamayım biz yine bir sebeple uzaklardayız. Alt dairemizdeki bir su sorunu için bizim evi önceden beş kere kontrol eden site teknik ekibi, sorun çözülmeyince ve eve giremeyince bizim su ve elektiriğimizi kesmeyi uygun görmüş. Hamiyet evde yalnız; derin dondurucusunda kalmış beş köfte ve Hamiyet… Bu sıcakta kendilerine arkadaş edinmesinler mi? Siz söyleyin! Sabaha karşı eve dönen ben ve sinir krizlerim. Ertesi gün evsahibini eve dikip üçer posta çektirdiğim ayarlar, azarlar. Bir de anahtar evsahibinde var ya!!! İnsan böyle böyle katil oluyor bence…

8- Bi fotoğraf çekinebilir miyiz?

Hadi biraz gezelim… Şirketin Delhi’deki onuncu yılı ve şahane bir gala yemeği için Delhi’deyiz. Yemek öncesi kokteyl için uçan şefler falan getirtilmiş; dolmalar, baklavalar gırla. Her derde deva istasyon şefimiz canım Pınar, ekipteki arkadaşları tembihliyor. Kalan dolmaları atmayın diyor güzelce paketleyin onlar bizde. Ertesi gün Mumbai’ye dönmeden oradaki arkadaşımız bize güzel bir şehir turu attırıyor. Şehrin en popüler turistik destinasyonu Gate of India’dayız. Yerli yabancı turist kaynıyor koca temsili kapının bulunduğu bölge. Özellikle el ele dolaşan Hintli erkeklere bir türlü alışamamışım ben; homofobiklik falan değil. Zaten durumun cinsel tercihleriyle de alakası yok; öyle seviyorlar. Zaten genel olarak dokunmatikler ama koca koca adamlar düğün dernek, ciddi ciddi iş lansmanlarında el ele, kol kola… Neyse iki genç yaklaşıyor ve fotoğraf makinelerini işaret ediyorlar bana; büyük bir kibarlıkla “Aa tabii çekerim diyorum!” ve makineye uzanıyorum. Ama suratlar düşüyor, bakışlar anlamsızlaşıyor karşılıklı. O anda Delhi’de yaşayan arkadaşımız müdahale ediyor konuya:

“Zuhal’cim fotoğraf çekmeni istemiyorlar, senle fotoğraf çektirmek istiyorlar!”

“Yok artık, niye ki?” demiyorum tabii; bir yıldız ışığı var bende! Şaka şaka, bu çok yaygın bir şeymiş. Beyaz tursitlerle fotoğraf çektirip birbirlerine hava atıyormuş gençler.

“Tamam o zaman sen çek bizi ama kocam da olsun bari yanımda” diyorum, gün boyu en az beş kere tekrarlıyor bu hikaye. Bizim dünyanın bir yerlerinde ailece hiç tanımadığımız insanlarla çekilmniş fotoğraflarımız var anlayacağınız. Yalnız söyleyeyim ünlülerin işi zor falan değil, hiç ağlamasınlar. Aksine aşırı eğlenceli! Özellikle bir süre sonra havaya girip ay yine mi tafrası atmak.

9- Yaprak sarma

Günlerden bir gün iki Hintli yeni dostla yemekteyiz. Çok güzel bir balık restoranına davet etmişler bizi. Bizim arkadaşımız bir pilot; ona eşlik eden de bir bankada üst düzey bir yönetici. Yemekler bitiyor, sohbet şahane… Yemek sonrası burada hemen her restoranda olduğu gibi hamam tası tarzı afilli bir kase içinde ılık su, limon ve bir minik el havlusu geliyor. Biz de bu su dolu tası ilk gördüğümüzde, ne olduğunu ve ne yapacağımızı nasıl anlamadığımızdan, hareket etmek için nasıl etrafımızdaki insanların ne yapacağını beklediğimizden bahsediyoruz gülerek. Banka yöneticisi büyük bir ciddiyetle: “Neden ki?” diyor önce, sonra da “Aaa pardon siz çatal bıçak kullanıyorsunuz, doğru!” diyor garip, hafife alır bir gülümsemeyle.

“Aslına bakarsan sizin dışınızda dünyanın kalanı çatal bıçak kullanıyor!”

Evet o ılık su ve limon, lezzetine doyum olmaz yağlı, ince nanları (Hint ekmeği) batıra batıra yediğimiz yemeklerden sonra ellerin temizlenmesi için geliyor. Ama arkadaşımızın konuyla ilgili tespit ve yargısı ender lafımı yutup, gülümsemekle yetindiğim anlardan birini yaşatıyor bana.

Keşke çıkışta restoran önündeki seyyar arabadan yedirttikleri sarmaları da gülümseyerek hatırlayabilseydim. Bizim eski macun şekercileri gibi bir tezgah; bir sürü baharat var minik kaplarda. Çiğ asma yaprağı gibi bir yaprağa o baharatları koyup sarıyor rikşacı bezli adam! Yiyin yiyin çok güzel, çok faydalı, mideyi rahatlatıyor. Allahım o ne rahatlatma! Bence kibarlık bazı durumlarda fazla gereksiz; çok onlara özel bir şey diye asla yemem diyememiş, ağzımda çiğneyip çaktırmadan peçeteye sarmıştım ama ne gerek var? Israra da gerek yok ki! Yazık değil mi hala ağzımda kokusu tadı!

10- Düğün dernek

Birçok kişi için bir efsane, büyük bir merak konusudur muhtemelen ünlü Hint düğünleri. En azından benim için öyleydi. Hala popüler mi bilemiyorum ama bizim orada yaşadığımız dönem Türkiye’de düğün yapmak inanılmaz revaçtaydı Hintli zenginler arasında. Organizasyon detaylarını, bütçeleri, düğün sahiplerinin ülkeye kaç ton altın sokabilecekleri telaşlarını falan duysanız dudağınız uçuklar. Amerika kasırgasında mahsur kalan damatlardan, düğüne hafta kala kavga eden çiftlere kadar bir şekilde ucundan kıyısından şehir efsanesi tadında hikayelere şahit olsak da Türkiye’deki hiçbir düğünü görmedim. Ancak Hindistan’dakiler de aşağı kalmaz asla. Benim gördüğüm ilk büyük organizsayon çiftin üçüncü düğünüydü; ilki memlekette yapılmış. Kaç yüzbin kişi için olduğunu hatırlamıyorum açıkçası ama bizim katıldığımız sadece iş çevresi için hipodromda yapılıyordu. Devasa bir açık büfe; çimler üzerine kurulmuş onlarca oturma grubu ve bütün gece tek işlevi bir platform üzerinde durup insanlarla fotoğraf çektiren gelin ve damat. Hint eğlencesi bu organizasyonların öncesinde başka bir kutlamayla yapılıyor… Kırk gün kırk gece düğün  bu topraklardan çıkmış anlayacağınız.

İşte böyle geçti bitti Hindistan yılları; benim cepteki anılarım, derslerim, yaşanmışlıklarım onların türlü gerçekleri. Şimdilik hoşçakal Mumbai, herşey için teşekkürler…