Uzak-ara: Hindistan

Uzak-ara: Hindistan

Harikulade Hindistan!?

Doğum sancısı dediğin hep sabaha karşı tutarmış, ben büyüklerin yalancısıyım… Bizimki de öyle oldu; bir gece ansızın, tam da uykunun en tatlı yerinde, kulağa rüya (türünü siz seçin) kadar gerçekdışı gelebilecek haber! Yeni istikamet Mumbai! Ben nasıl ayılamadıysam ve nasıl baktıysam… ”Hindistan yani!” diye bir açıklama geldi…

- Biliyoruz o kadarını! Nerde ipad? Açsana bakalım biraz şehre…

Ve o gece, gün biz Hindistan çalışırken doğar üstümüze. Sonrasındaki dört hafta, Ho Chi Minh’e şöyle bir baştan sona tekrar bakmak, unuttuğumuz bir şey, kaçırdığımız bir yerler kaldı mı kontrolü çekmek, belki stoklanabilir bir huşudur bu umuduyla sayılı her günü masaj seanslarıyla programlamak ve koli bantlamakla geçti. Sonra hooop dünyanın belki de en ‘renkli’ ırkının kucağındayız. Burası Mumbai (Bombay), Hindistan…

Sabaha karşı varıyor uçak; tedirgin, heyecanlı, meraklı, endişe konusundaysa kararsızım!

Bombay haberini aldığımızdan beri en çok duyduğum şey; yüz ekşitmeleriyle gelen “Allah kolaylık versin!”ler. İnsanlar biraz gereksiz panik oluyor sanki, biz de Paris’ten gitmiyoruz ki yahu! Kokuyormuş, fakirmiş vs. ''Vietnam için de kokmuyor diyemeyiz, zengin de değiller. Hem de hiç!” diyorum ama kimseyi ikna edemiyorum. “Onlarınki de biraz önyargı mutlaka, ne kadar kötü olabilir?” diye kendimi rahatlatmak istiyorum, o da olmuyor. Neden mi? Çünkü ilk sinyal ve deneyimler şaibeli! Mesela Mehmet iki günlüğüne bir fuara katılmak üzere gidip başvurduğumuz oturum ve çalışma vizesinin gereği, nüfus idaresine kaydını yaptırmadan ülkeden çıkamadı beş gün! Bu kibar anlatılışı, bildiğiniz mahsur kaldı adam ülkede. Telefonda ne zaman “Eeee, nasıl bir yer?” desem, aldığım “Yaaani pek anlatılacak gibi değil pek, sen gelince gör en iyisi!” cevabı da pek yardımcı olmadı doğrusu sis bulutunu dağıtmaya.

Anlayacağınız ne ilk tepkiler ne de adımlar hiç iç açıcı değil. En yakın arkadaşım, telefonda haberi verir vermez; “Gideceğim Hindistan’a, aşramlarda arınacağım!” diye tepinmelerimi yüzüme vurup: “Gerizekalı ağzından çıkanı kulağın duysun bundan sonra e mi?” diye çıkışıyor. (Tamam onu da yaptım ama çok zaman önceydi, spirituel ateşlerde yanıyordum o aralar.) Ama diyorum, bu iyi bir şey yani terfi etti sonuçta kocam! Spirituel falan demişken karmanın parmağı olabilir bu işte; evet bu bir terfi ama ben Hindistan topraklarını merak etsem de dünyanın her bir yanında sıkça karşılaşılabilinen Hintli nüfusa karşı bayağı faşistim, faşistiz ailecek! “Şöyleler, böyleler, ııığğğğhhhh!” gibi gibi ama yalanımız yoktu Allah için! Hatta maalesef yokmuş!

Aaa bir de bu haberden üç dört hafta önce şöyle bir diyalog var karı koca aramızda geçen:

“Ben Hindistan’a gitmek istiyorum; bi görmeyelim mi dünya gözüyle?!”

Mehmet: “N'oolur sen ekibini kur, istediğin zaman istediğinle git ama ben üstüne para versen gelmem kusura bakma!”

Evet kesinlikle bu karmanın işi!

Söylenecek bir şey yok; “Hayatım üstüne para veriyorlar, gidiyor muyuz?”

Varan 1: Havaalanı! Çıkmak bir mesele havaalanından. Ülkeye giriş formu pasaporttan sonra iki yerde daha kontrol ediliyor, damgalanıyor, ancak alandan çıkmadan hemen önce kurtulabiliyorsunuz o sekiz bin parçaya ayrılan kağıt parçasından. E tabii bütün bu kontroller de ayrı birer sıra anlamına geliyor. Havaalanının tipinden falan bahsetmek gerekirse tek kelimeyle anlatmak zor! Ben diyeyim 70’ler Harem otagarı siz deyin 60’ler İçmeler tren istasyonu.

Hala iyimserim (Artık beklentiyi nasıl sıfırlamışsam!); evet ilk etapta Bombay deyince bir ‘şey’ bekliyor insan. Sonuçta her ne kadar ülke diye geçse de Hindistan ayrı bir kıta adeta (hatta dünya –ama orasını zamanla anlayacağız-). Bombay en büyük şehri, bölgenin ticari merkezi vs. vs. Ama yatırımı havaalanı dışında bir yerlere yapmışlar herhalde. Gerçi bir adım atılmış, hava limanının büyük bir bölümü şantiye halinde ama inşaata ne zaman başladığıyla ilgili rivayetler sayısız. (Şükür hepsini görmeye yetti ömrümüz). Konuyla ilgili gerçek, ufak bir şehir turuyla kolayca idrak edilebiliyor zaten. Bu şehir kocaman bir şantiye alanı sanki, ama gördüğünüz bütün inşaatlar eski; bitene kadar eskiyorlar sanırım! Şaka gibi geliyor kulağa biliyorum, abartıyorum, komiğini çıkarıyorum sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz.

Alanda otel aracı karşılıyor bizi, araca binene kadar etrafa, kalabalığa şöyle bir bakıyorum. Çok yakında hayli içli dışlı olacağım o duyguyla tanışıyorum; adını, sanını kestiremediğim bir zaman diliminde ama kesinlikle bir film platosundayım.

Burada görecek, duyacak, anlatacak çok şey var! Ama önce bir ev bulup, yerleşmemiz lazım.  Ev konusunda da üzerimde bir iyimserlik, bir pozitiflik var ki sormayın gitsin. Allah’ın Vietnam’ında bile biz yabancılara özel yaşam alanları düzenlenmiş, siteler inşa edilmiş. Burada da bulacağız o kıvamda bir yer, yerleşeceğiz işte! Sonuçta sıcak bir mahalle, meraklı bir kapı komşusu, köşede bir turşucu dükkanı hayalim yok. Zaten herkes 'Orada çok expat vardır; sonuçta dünyayla ticaretin çok yoğun olduğu bir bölge' diyor. Haklılar da, inşallah!

İlk gün otelde dinlenmekle geçiyor… Kısa bir şehir turuyla başlayan akşamımız, açlıktan bayılmama ramak kala adresini bulabildiğimiz bir barbekücüde bitiyor. Sanırım bu şehir, yıllarını burada geçiren refakatçilerimiz için bile hala yabancı ve yabani.

İkinci günümüz bize tahsis edilen emlakçıyla başlıyor; iki kişiler. Bizi otelden alıyorlar ve direkt gezdirecekleri ilk eve geçiyoruz. Eski bir bina, ev harptan çıkmış yapılara benziyor. İlk iş mutfak ve banyoya bakıyorum; diğer her yer bir şekilde adam edilebilir, yeter ki mutfağı banyosu temiz olsun gibi bir inanışım var. Mutfağa kapıdan bakabiliyorum ama banyoya girmeyi göze alamıyorum.

Evden çıkarken bir anda emlakçı tayfası dört kişi oluyor. Ev sahibidir, bina görevlisidir falan diye geçiştiriyoruz ama bu durum tüm gün devam ediyor.  Ofisten bize eşlik eden arkadaşımızla birlikte biz zaten üç kişiyiz. Arabadaki insan sayısı sürekli azalıp çoğalıyor; gittiğimiz apartmanlarda da üç kişiyken birden yedi kişi oluyoruz! Bu anlayamadığım ve hikayeyi giderek absürdleştiren detayları şimdilik bir kenara koyuyorum. İki araba devam ediyoruz yola, her gittiğimiz yerde bizim arabaya binen adam değişiyor! İngilizceleri kıt, sürekli kendi aralarında konuşuyorlar ve nedense sürekli bir dolaplar dönüyor izlenimi yaratıyorlar.

Gezdirmeye yeltendikleri ve girip çıkmamızın iki buçuk dakikayı geçmediği altıncı evin bahçesinde arabayı beklerken güneş gözlüklerimi indiriyorum. Buraya kadarmış! Biri tutsun şu gözyaşlarımı, Allahım rezil olacağım, bırakma kendini bu kadar çabuk! Daha bismillah… Ben kendimle cebelleşirken, Memo adamların boğazını sıkma raddesinde derdini anlatmaya çalışıyor. 28. kez tekrarlıyor; küçük de olsa temiz, genç bir binada yeni, eşyalı ev arıyoruz. Göstereceğiniz diğer evler de bu kıvamdaysa hiç zaman kaybetmeyelim.

“Yes sir! No problem sir!” diye diye üç beş eve daha sürüklüyorlar bizi. Trafiğe tıkılıp kalmışız, camdan dışarıyı seyrediyorum…

Burada kaldırımda yaşıyor insanlar. Mübalağa, teşbih, benzetme vs. hiçbiri değil; gerçek bu! Şanslı olanların çaputtan toplanmış yastıkları var; kıyafetlerini köprü ayaklarına çaktıkları çivilere, iki ayak arasına gerdikleri iplere asmışlar. Sırtlarını dayadıkları çöp yığınları, evlerinin bir parçası. Akılalmaz fotoğraflar ardarda geçiyor arabanın camından. O pencere çıplak bir objektif sanki o an ve inanılmaz kareler yakalıyor. Aklım iyice karışıyor, içim bulanıyor. Buradaki insanların, bana uzak, kurgu gibi görünen ‘sert’ gerçeği bir yanda duruyor; diğer yanda kendi gerçeğimle meşgulüm, kendimle bu fotoğrafın neresine ilişeceğime dair ağır müzakeredeyiz! Korku ve paniğimi bastıran vicdanım ayağa fırlıyor bir an. Tüm bu fotoğraflar, gözümün önünden geçerken, en büyük derdim, daha sadece 27 saat önce ayak bastığım şehirde kafamı sokacak bir EV bulmak.

Allak bullak oluyorum bir anda! Nerede, nasıl olacak, nasıl yaşayacağız burada, aklıma ruhuma mukayet ol Allahım diye kendimi telkin etmeye çalışırken kaldırımlara uzanmış o insanlarla göz göze geliyorum. Utanıyorum!

Bu dünyanın düzenini sizin aklınız alıyor mu? Bir düzen var mı?

Ya da adalet? Doğru? Yanlış? İyi-kötü?

Şans ve şanssızlık? Araba duruyor…

Eski bir binada her odasını geçtim her duvarı farklı bir renk, eşya enflasyonunun tavan yaptığı bir evdeyiz. Emlakçı sonunda anladı galiba eşyalı ev istediğimizi ama bu ev de o ana kadar gezdiklerimizin hepsini rahat döşer be kardeşim! Olaylar da hissiyatım kadar ölçüsüz, uçlarda cereyan ediyor! Bizden 6 ay önce şehre yerleşen arkadaşımız sürekli bu evlerin kendi gezdiklerinin en iyisi olduğunu söyleyip duruyor. Durumun vahametine tevekkül edip not ediyorum ‘olabilecekler’ listesine bu evi. Defalarca gezip kendimi ikna ediyorum, hatta bayağı yerleştirmeye başlıyorum kafamda. Evde oturan yaşlı çift Singapur’a çocuklarının yanına taşınacaklarını, istemediğimiz eşyaları götürebileceklerini söylüyor. İyiden iyiye boşaltıyorum o tıklım tıklım daireyi kafamda. Ama duvar renkleri konusunda yapılacak bir şey yok; daha yeni yapılmış boya badana. Son olarak bir daire daha geziyoruz; daha ferah, az eşyalı. Mevcut dekorasyon ve mobilyalar ise Nuri Alço’nun seksenlerin Yeşilçam’ında tuttuğu, full lambirili, tarçın rengi evlerden. Televizyonu ve koltuğu yok ama Memo’nun aklı daha bir yattı bu daireye. Ama ben! Bulaşık makinesine rağmen (gördüğüm tek makine) o lambirilerle barışamam ben! Elde ve avuçtakilere bakınca yine de pazarlığını yapıp cepte tutmaya karar veriyoruz. Ama her eksiğe tamam diyen ev sahibi biz binadan ayrılmadan kararını değiştiriyor! Bu Hindistan’da normal bir şeymiş. Bir Hintliye herhangi bir şeyi en az üç kere sormadan gerçeğe ulaşamıyorsunuz. İyi niyetli sözlerin bir hükmü yok ve bir dedikleri diğerini hiçbir zaman tutmuyor ama biz bunu daha bilmiyoruz!

Günü bu karmaşayla bitirip, ertesi gün için bize başka bir emlakçı tahsis edilmesini rica ediyoruz ofisten. ‘Düzgün’ bir esnaf olması tercih sebebi! Zaten gün içindeki gelişmelerle biz söylemeden ayarlanmış diğer emlakçı ve ev konusundaki kriterlerimiz bilgi olarak geçilmiş onlara. Hatta akşam bize ertesi gün gezilecek adreslerin listesi atıldı e-mail olarak. Şaşırtıcı ve umut vericiydi böyle bir gelişme. Ama bana yetmedi; en son ne zaman bu kadar umutsuz hissettim kendimi ya da hiç böyle bir anım oldu mu inanın hatırlamıyorum.

Gün doğmadan neler doğar diye sarılıp yeni hayatımıza, uyumaya çalışıyoruz. Ben ciddi ciddi otel odasını kesiyorum alıcı gözle. Burada yaşayabilir miyiz? Şartları ne kadar zorlayabiliriz?

Sabah güzel bir kahvaltıyla erkenden başlıyor gün; evet gittikçe daha çok seviyorum oteli… Dün bir talihsizlikti oldu, bugün herşey yoluna girecektir; bakınız yeni emlakçı da eli yüzü düzgün birine benziyor…

İnanamayacaksınız belki ama elimizde gidilecek adreslerin bir listesi bile var. Hadi bakalım başlıyoruz. İlk ev… Bombay’a gelmeden referans aldığımız semtlerden birinde; hani şu genellikle yabancıların oturduğu, dolayısıyla kiraların daha kazık olduğu semtlerden. Etraftaki evlere bakınca, ilk yanlışlarımızdan biri netleşiyor; burada yeni bina diye tutturmanın anlamı yok! Çünkü etrafta hiç yeni görünen bina yok. Hatta inşaat halindeki yapılara bakınca, kaba inşaatı bitene kadar eskidiğini görüyorsunuz buradaki yapıların. Gezdiğimiz ilk ev görülmeye değerdi ama konuşulmaya değer pek bir şey yoktu. Öncelikle, öncelikli kriterimiz olan ‘eşyalı’ tanımı es geçilmiş sanırım; ev bomboş! Ufak bir yanlış anlaşılma oldu herhalde; adam da gayet sakin görünüyor hemen 5-6 dakikalık araba yolculuğuyla başka bir binanın önünde duruyoruz. Dört katlı, sokak arası bir bina. Bina beyaz! Olabildiğince tabii ama beyaz işte. Daire ikinci katta; ‘fully furnished’ yani ful mobilyalı deniyor. Kapı açılıyor ve bingo! Salon boş… Odalar boş… Mutfak boş… Banyo boş… Klima ve kapıları saymazsak! Ama saymak gerekiyormuş; eşyalıdan kasıt onlarmış.

‘Eşyalı’ tanımımızı netleştirmek üzere geçen dialoğun ardından onbeş maddelik listede üzeri çizilmeyen sadece iki ev kalıyor. Allah’tan umut kesilmezmiş, devam ediyoruz.

Yaklaşık bir saat gidiyoruz arabada; etrafa bakıp duruyorum ama apartman gibi bir şeylerden eser yok! Sonunda dışı inşaat alanı bölmeleriyle çevrili bir siteye giriyoruz; kocaman bir alan. Yol boyu sıralanmış, kulübe-büfe-çadır karışımı yerleri saymazsak etrafta mahalle ya da sokak kültürüne dair hiçbir şey yok; direkt çevre yoluna bağlanan bir bağlantı yolu. Sitenin duvarlarıyla başka bir dünyaya ışınlanıyoruz. Koca koca bloklar; burada iki daire görecekmişiz… Gezdiğimiz ilk daire sitenin bahçesi ve ardında uzanan geniş bir ağaçlık araziye bakıyor. Bombay’da gördüğüm ilk yeşillik! Evde fazlaca koltuk, yatak vs. mevcut… Mutfak  hiç fena değil; buzdolabı şahane (ki her şeyi ülkesinden taşıyan bir gurbetçiyseniz, çok önemli bir kriterdir!). Tuvaletlere de girebiliyorsak bu iş tamamdır. Yessss…

Konuyu daha fazla uzatmaya gerek duymuyoruz; tamamız.

* Kalan diğer evi merak ediyorsanız; daha temiz ama sıfır eşyalıydı. Ev sahibi istediğimiz gibi eşya seçebileceğimizi söyledi. Amaaaan, resmen şansımız döndü dedik, derin bir nefes aldık. Akşam oturduk mutlu mutlu listeler hazırladık… Sonra beyimle ikimize de aynı anda bir şey oldu; akıl dürttü diyebiliriz. Ülkeye adım attığımız an itibarıyla olanlar, emlakçılar, sözler, iptaller, sallanan kafalar, olmayanlar, o absurd film senaryosu kesitleri film şeridi gibi geçti… Birbirimize baktık, listeyi yırttık. Neden mi?

Soluduğumuz hava, gördüğümüz her renk “Beeen Incredible India (Harikulade İnanılmaz Hindistan); hayatınızın deneyimi olacağım!” diye bas bas bağırıyor... İçimizdeki ses de: “Duyduğunu, gördüğünü hafife alma; ona fırsat verme!” diye…