Uzak-ara: Vietnam 1

Uzak-ara: Vietnam 1

Dünyanın en güzel kokusu… Nedir? Pardon yanlış soru! Doğrusu: ‘Dünyanın en güzel kokuları nelerdir?’ olacak çünkü koku esans değil esas; anı kodlayan ve ana götüren... Kısaca anın ta kendisi benim için. İşte bu yüzden de kokuyla ilgili bir cümle tekil kurulamaz, kurulmamalı bana göre. Deneyin göreceksiniz. Detaylarını hatırlamaya çalıştığınız bir anı için gözlerinizi kapatın ve önce mekanın kokusunu hatırlamaya çalışın. Gerisi çorap söküğü gibi beliriyor gözünüzde ve zihninizde. Ben de sizi bahane ederek gözlerimi kapatıyor ve sayenizde hayatımın ‘uzak ara’ (şimdilik) en uzak aralığına gidiyorum.

Uzun sayılabilecek bir süre uzakta, Doğu’da yaşadım ben; önce Vietnam sonra Hindistan. Ne kadar zaman geçerse geçsin hafızadan silinmeyecek kokulardan bahsediyorum, evet. Öyle hafıza, duyu egzersizi falan gerektirmeyecek kadar net, güçlü ve hatta burun direğini sızlatmayıp ağlatabilecek kokular diyarı buralar. Ama inanın çok daha fazlası var…

İki gözümün çiçeği Vietnam… Sanırım ben Türk bir kocayla Vietnam’a gelin giden ilk Türk’üm. Şaka gibi ama size durumu anlatmaya çalışırken, tam da şu an kendime tarihte bir yer buldum, ya da açtım! Sevdiğimle ilk ikametimiz Saygon bizim, nam-ı diğer Ho Chi Minh City. Ho Chi Minh, Vietnam ve Vietnamlıların Atatürk’ü. Siz söyleyin ilk duyuşta sevmemek mümkün mü? Ailemiz ve arkadaşlarımızla yeni hayatımıza uğurlanışımızı, uçağa binişimizi, koltuklarımıza oturup, bir ‘an’ öylece kalakaldığımızı, gözgöze geldiğimizdeki ‘Naapıyoruz biz?’ bakışımızı ve uçağın ‘push-back’ anını; kalbimin nasıl çarptığını dahi hatırlıyorum. Ama açıkçası uçaktan inişimiz yani ülkeye ayak basışımızla ilgili detay yok! Uçağın kapısı açıldığı gibi yüzümüze vuran ıslak ve aşırı sıcak hava dışında… Nefesinizi sıkıştıran sıcak ve ıslak hava (nemli demek gerçekten az kalıyor), ilk başta -benim gibi çocukluğu alerjik astımla geçmiş ve nefes alamama korkusu olan biri içi biraz korkutucu ama alışıyorsunuz. Yeni hayatıma attığım ilk adımda ölüm korkumun sınanması da manidar ve tüyler ürpertici değil mi? Ama bu iyiye işaret; bu topraklarda çok yol alacağım demektir.

Hafızamdaki ilk net kare; yerleştiğimiz otel odasından. Onbirinci katın penceresinden şehre bakıyorum. Etrafım beklediğimin aksine koca koca binalar; rezidans şantiyeleriyle dolu. Yine tahminlerimin tam tersine, caddeler geniş ve çok şeritli. Otel şehrin tam göbeğinde; hani şu hava alanına 20 dakika, çarşıya yürüyerek 4 dakika olanlardan. Neonlu, rengarenk ve düzensiz bir sürü tabela görünüyor baktığım pencereden, bir de korkunç bir trafik manzaram var.  ‘Dünyanın bir ucu’nda ya da ‘ekvatorun bi gıdım üstü’ndeyiz; Çin’in altı, Kamboçya’nın yanı, apandist gibi bir coğrafya Vietnam. Her ne derseniz deyin; ama aslolan çok uzakta olduğumuz ve tamamen bilinmeyene, tahmin edilemeyene, fikir yürütülemeyene doğru yola çıktığımız. Cepte çok bir şey yok! Sadece uzun, kanlı savaş filmleri ve kahraman Rambo’nun yeşile, şiddete dolgun maceralarından aklımızda kalanlar ve yakınların tedirgin gözleriyle ettiği iyi niyet duaları yanımızda.

“Sahi Amerika çıkmıştı di mi oradan?” ;))

Bende garip bir rahatlık! Niye ve nasılsa; ne dört bir tarafımı kaplamış o çekikler yabancı geliyor ne de şehir! Dahası hiç ‘uzakta’ hissetmiyorum. Bunun anlatılacak, açıklanacak hiçbir yanı yok. Kendini kandırmaca, motivasyon vs. hiçbiri bu denli bir rahatlık ve huzurla yayılmaz insanın içine. Bu sadece kocaman bir mucize! Bana armağan edilen, kocaman bir bilinmezi aydınlatan bir mucize. O an, irili ufaklı mucizelerin etrafımızda, hayatımızda saklı olduğuna bir kez daha inanıyorum ve bizim onlar sayesinde yürüyebildiğimize. Dua ediyorum, yanıbaşımdan, hayatımdan uzak kalmasınlar… Ve ben en ufağını bile kaçırmayayım gözümden. Çünkü biliyorsunuz ki; bilemeyiz hayatın altının üstünden iyi olmadığını!

Şehre dönecek olursak; az çok bildiğimiz ya da umduğumuz bakir pirinç tarlaları ve sonzuluğa uzanan yeşil ormanların şehri değil Ho Chi Minh City. Ticaretin ve kominizmi ağlatan modern yapılaşmanın merkezi burası. Bu atmosferin Vietnem’a dair değiştiremediği tek şeyin insanı olduğunu zaman içinde öğreniyorum. Tüm kokular bir yana  bu toprak insanlarının naif, ürkek ve temiz ruhları güleryüzleri hiç unutulmuyor, dahası çok ama çok özletiyor kendini. Hayallerin ve nostaljik film karelerinin Vietnam’ı, başkent Hanoi’nin de bulunduğu ve mevsimin çeşitlendiği kuzey bölgeleri. Güneye indikçe daha kapitalist çehreli şehirler, daha güleryüzlü insanlarla birlikte son derece bakir sahil kasabaları da (Umarım bugün bir Tayland olmamıştır buralar) giriyor fotoğrafa.

Ho Chi Minh City, Fransız sömürge yılların kalma bir yapıyla bölge bölge düzenlemiş bir şehir; birinci bölge merkez. Hayat, özellikle iş, sosyalik ve alışveriş noktalarında burada akıyor. Diğer bölgeler sosyal sınıf ve ekonomik açıdan net çizgilerle ayrılmış; nerede yabancılar nerede zenginler yaşar biliyorsunuz. Vietnam tarihinin, sömürge yıllarının izleri ilk önce şehrin göbeğindeki Notre Dame Katedrali’yle yüzüme çarpıyor, sonrasında postane, opera binasıyla ‘Fransız Fransız’ bakışıyoruz bir süre. Belli ki en ünlü ama sanki tek gereksiz misafir Amerika değilmiş bu topraklarda...

Unutmadan…

Bebek kokusu, sevdiklerinin kokusu (sevgili, evlat, anne; o herkesin kendine has ten kokusu), kuşe kağıt, kahve ve çikolata, tiner ve benzin, deniz, frezya, toprak ve çim, biber dolması. Benim favorilerim bunlar. Siz hiç düşünmüş müydünüz ruhunuza dokunan kokuları? 

Fotoğraflar: Zuhal Akay