Uzak-ara: Vietnam 2

Uzak-ara: Vietnam 2

Bir şehri öğrenmenin, insanını tanımanın, hayatını koklamanın en gerçek ve bence en eğlenceli yolu kendini o şehrin sokaklarına atmak ve tabana kuvvet arşınlamak şehri. Gazeteciyle selamlaşmak, seyyar satıcıyla pazarlık yapmak, yerli küçük çocuklara göz kırpmak, görülmesi gereken 10 yer listesinin dışında salınmak, büyük bir katedrali değil, tesadüfen bulduğun, sokak arasındaki küçük kiliseyi gezmek, turist çarşısından değil arka sokaktaki dükkandan alışveriş yapmak, ünlü meydanda değil de aralara bir yerlere sıkışmış o evin önünde fotoğraf çektirmek, mutlaka toplu taşıma araçlarını kullanmak. Yeni bir şehre gitme konusunda beni kışkırtan şeyler bu saydıklarım. Evet uçağa binmeden önce internete gömülüp bilgi yedekleyen, gidip görenlerin yorumlarından feyz çıkartan, rehber kitapları karıştırıp notlar alan, “Ne yemeli, nerede yemeli?” adresleri listeleyen de benim. Ama sonuçta bir milenyum insanıyım ve yükselen burcum başak! Yani ‘her ihtimale karşı’ notları olmadan yola çıkamam, alt beynime kontrol bende mesajını vermeden rahat edemem. Şükürler olsun ki aynı zamanda bir ikizlerim; kabın şekline karşı direnmem, kat'i kurallara gelemem. Hele karşımda keşfedilecek yeni bir dünya varsa ve benim tüm zamanım ona ayrılmışsa… Uçaktan, trenden ya da otobüsten, her ne ile yolculuk etmişsem; indiğim anda dengem kendini buluyor. O başak kadınının bavul hazırlarken yaşattığı kabus (“her ihtimale karşı bir gece elbisesi alsam mı? Evet el kremimi de koymalıyım mutlaka!!!” Kerbela’ya gidiyorum ya!!)  havai ve hafif ruhumla didişmesi bitiyor, macera başlıyor… İyi bir ya da birkaç şehir haritasını yanınızdan ayırmazsanız ve yorulmamaya niyet ettiyseniz başınızı belaya sokmanız zor.

Bir şehirde yabancı olmak size de eğlenceli gelmiyor mu? Özellikle hayatta herhangi bir şeye “yabancı” olmak hiç bir zaman bu kadar “kabul edilir” değilken! “Turist” olmak; sorumluluktan, stresten, sıkıcı gerçeklerden uzak olmayı çağrıştırmıyor mu? Gündelik hayatınızdan aldığınız bu mola, işe gitmemekten, faturaları düşünmemekten ya da ne bileyim çocuğunuza ders çalıştırmamaktan daha fazlası değil mi? Sanki kendi şehrinizden çıktığınızda bir başkasının hayatını yaşıyor, kendinize ve yaşantınıza uzaktan bakıyor gibi hissetmiyor musunuz siz de? Sanki her şey olduğu gibi devam ediyor ama sizden uzakta. Çünkü siz bir süreliğine başka bir dünyada turistsiniz! Para harcadığınız şeylerin vergisini bile ödemek zorunda değilsiniz; kısaca turist olmaktan başka hiç bir sorumluluğunuz yok.

Peki bu muhteşem turist olma durumu tam da gerçek hayatınızın içine sızdığında… Kendinizi ve dünyanızı yabancı bir ülkeye taşımanız gerektiğinde bavulunuz kaç kilo çekiyor, aklınız kalbiniz, ruhunuz ne diyor uçak teker koyduğunda? Işte benim hikayem buradan devam ediyor…

Saygon’da nam-ı diğer Ho chi Minh City’deyim; yeni evimde… Şehrin ortasındayım, elimde haritalarım ve satır satır çizdiğim kalın rehberim. Heyecanlı ve hevesliyim; tıpkı bir turist gibi. Bildiklerim üzerinden gidiyorum; büyük meydandan çıkıyorum yola, insanları inceliyorum, etrafa bakınıyorum. Ama bir şey var huzursuz eden; bana yabancı bir şey! Girdiğim ara sokaklarda, umarsızca devam edemiyor, içinden bir başka çıkmaza geçmeye çekiniyorum. Hemen meydana dönüyor, hangi yoldan girip nerden çıktığımı kaydetmeye çalışıyorum beynime. Anlayacağınız tedirginim! Bir turiste yakışmayacak kadar tedirgin… Turistlik mertebemin geçici bir süreyle sınırlı olması bir baskı yaratıyor sanırım üstümde. O ilk günlerdeki şuursuz ‘buralılık’tan eser yok. Bu sokaklara bu insanlara yabancıyım AMA yabancı kalmamalıyım ! Duruyor ve derin bir nefes alıyorum; daha doğrusu almaya çalışıyorum! Sıcaktan içime doya doya çekemediğim o nefes yokluyor yine bedenimi, ruhumu. Bana tanıdığım, bildiğim hiç bir deneyime benzemeyecek serüvenimi fısıldıyor.  

Durumu anlatabilecek en doğru söz bu gerçekten de; tanıdığım, bildiğim, gördüğüm hiç bir şeye benzemiyor bu şehir, bu insanlar… Bu yüzden de daha heyecanlı, daha zor, daha hareketli ve  daha yorucu. Ama ben bunu henüz bilmiyorum.

Güneşin alnında yürürken soğuk bir su ilacım oluyor, o garip üçgen şapkaların mucizesini de daha iyi anlıyorum.

Şehir merkezi tek kelimeyle karışık; insanın zaman, mekan, hatta çağ algısını alt üst edecek kadar karışık. Geniş, büyük, temiz caddeler köşebaşları, kokuları şehri saran seyyar yemek arabalarının yerleştiği, sokaklarla kesişiyor. Koca gökdelenler ve lüks alışveriş merkezlerinin önünden kabloları arapsaçına dönmüş eletrik direkleri geçiyor. Louis Vuitton’dan Chanel’e, Bulgari’ye ultra “şuşu” mağazaların kapılarında hindistan cevizi satan teyzeler oturuyor. Karşınıza çıkan bir bina uzay çağı yaklaşıyor dedirtiyorsa, sokağın ortasında bulaşık yıkayan teyze bu şehrin milenyum için bile epey daha zamanının olduğunu anlatıyor.

Sokakta bulaşık yıkama hikayesi tamamıyla gerçek, hatta kaldırımda çorba pişirme, dükkanın önüne şezlong atma, tırnak kesme, parkın göbeğinde işeme hikayeleri de… Vietnamlılar gerçek anlamda sokakta yaşıyor! Önünden geçtiğiniz bir motorsiklet tamircisinin tüm ailesiyle, aynı dükkanda tanışabilirsiniz. Usta çocuk, girişteki şezlonga oturmuş ayak tırnaklarını kesiyor; anne kaldırımda yaktığı minik ateşin üzerinde çorba kaynatıyor (muhtemelen içeriyi kokutmak istemedi!), baba gazete karıştırıyor, büyükanne televizyon seyrediyor. Onlar böyle yaşıyor. Hayatlarından da hiç şikayetleri yok; güleryüzlüler, mutlular…

Bir de küçükler! Kendimi cüceler ülkesindeki Guliver gibi hissettirecek kadar küçükler. Hamile kadınlar, karınlarına yastık geçirmiş küçük kız çocukları gibi görünüyor, lise öğrencisidir dediğiniz adamlar evli barklı çıkıyor. Yaşlarını tahmin etmek imkansız; her ne kadar belli bir yaştan sonra çöktüklerini, 40 yaşında bir Vietnamlı’nın aynı yaştaki bir Avrupalı’dan yaşlı göründüğünü söyleseler de inanmak güç. Gerçekten yaşlı olan insanlar farklı bir tek; filmlerdeki bilgelere benziyorlar biraz. Hepsinin yüzünde benzer, buruk bir ifade var. Yıllar süren savaş, yoksulluk ve korkunç kayıpları yaşayanlar solgun, ürkek bakışlarıyla ele veriyorlar kendilerini. Ifadeleri öyle derin ki; gözleri, duruşları, sakin gülümsemeleri tüm o iç burkan tarihlerini anlatıyor sanki. Karşılaştığım her yaşlı kadın aynı şeyi hissettiriyor bana; onlarla oturup saatlerce konuşmak geçiyor içimden, hikayelerini dinlemek. Keşke anladığım bir dilde anlatabilseler! Bir gün bir şekilde onlarla anlaşma yolu bulacağım ve dinleyeceğim hikayelerini…