Uzak-ara: Vietnam 4

Uzak-ara: Vietnam 4

Help help!

Yardım mı imdat mı?

Hani hayatıma bi format atıldı dedim; hem bambaşka bir hayatı hem de bambaşka bir kültürü tanımaya, onlara alışmaya çalıştığım yılları anlatmaya niyet ettim ya sizlere dilim döndüğünce… O dönemki notlarımı karıştırdıkça bu yeni topraklarda günlerin, şimdi beni gülümseten anıların yanında, sık sık kafa karışıklığıyla geçtiğini hatırlıyorum. Kafa karışıklığından kasıt ‘Ben ne yaptım!’ sorusu değil asla, ama alıştığım hayattan uzağa düştüğüm dönemi kendime yakınlaşmaya; kendimi, anı, olup biteni kurcalamaya adadığım söylenebilir. İkameti Doğu’ya taşımakla, havayla suyla pek alakası yok; ben kendimi bildim bileli uğraşırım kendimle, didiklerim beni. İnsan bir İkizler burcu olunca, yani ruh hali anlık değişme yetisine sahipse ve ayrı iki uçtaki noktayı aynı heyecanla sevebiliyorsa bir denge arayışına giriyor sanırım. Astroloji bildiğimden, yıldız haritama göre yaşadığımdan değil, beynimin de çenem kadar çok konuşmasından ötürü bu arayış. Gelgitlere benim kadar takılanına çok rastlamasam da tanıdığım bildiğim bütün İkizler çok konuşuyor; annem, teyzem, şimdi kızım hatta oğlum! Bir dakika yahu; İkizler değil bizim aile çok konuşuyor…  

Diyeceğim o ki pandemiden çok yıllar önce başlamıştı benim benle didişmem. Yeri gelmişken lafı çakmak istedim kusura bakmayın, çünkü şiştim; son bir yıldır en çok duyduğumuz, okuduğumuz konu bu. Ünlü ünsüz herkeste bir içe bakma, içsel yolculuk, enerji kanallarında zaping. Arkadaş bu kadar mı kaçıyordu herkes kendinden? Bu kadar mı gündeliğe yapışmıştınız? Onca yıl hiç sallamadın içini de, iki gün evde oturunca mı bakasın geldi? Neyse zararın neresinden dönsek kardır diyelim; zaten bu iç yolculuklardan herkesin ne kadar haz aldığını, nasıl yol katettiğini kısıtlamalar gevşediği andaki salınımlarda görüyoruz.

Tamam konuya dönüyorum; ben son yıllarda iyiden iyiye kafama çakılan yardım alamama sıkıntımla taa Vietnam’da tanışmışım da haberim yokmuş. Bendeniz her bi şeyi kendim halledebilirim ya;-bununla övünmüyorum- ev işleri konusunda hiçbir zaman öyle hissetmedim maalesef. Haliyle uzak ellerde tam sorumluluk sahibi olduğum ev için de gözüm kulağım açık, minik (yani minyon), parlak, simsiyah, dümdüz saçlı, çekik gözlü, minik elli ayaklı, güleryüzlü hatunları kesiyorum sürekli sağda solda. Bir adım ileri gidip konuya giriyorum: “Bak ben yeni taşındım, evimin de her bir tarafını toz götürüyor, gel benimle takıl, bir el atalım şu eve, kıyı bucak bir şart şurt yapalım”. Bir gün için istedikleri beş on dolara tav olduğum su götürmez gerçek. Tamam itiraf ediyorum tav olmak kesinlikle hafif kaldı; maksimum on doları duyunca gözlerim parladı, başımla birlikte dönüp durdular resmen! Düşünün o zamanlar dolar 8TL de değil.

Macera sabah 10:30 gibi başladı… Müstakbel emektarımız (!) emlakçıyla birlikte geldi. Vietnam’da evle ilgili hemen her şeyle evi tuttuğunuz emlakçılar ilgileniyor; klima bozuldu onu arıyorsunuz, temizlikçi lazım onlar yardım ediyor, evde değişiklik yapacaksınız muhattabınız evsahibi değil emlakçı. Bizimki yeşil çoraplı tıfıl bir çocuktu. Gerçi ülkede tıfıl olmayan yok tabii ama yeşil çorap önemli! Çünkü biz hiçbir zaman emin olamadık o hep aynı çorap mı, bütün çorapları aynı mı, her seferinde aynı çorapla karşımıza çıkması bir tesadüf olabilir mi?

Neyse bizimkinin kapıya kadar getirdiği kadıncağızın elinde, ufak pet şişeye doldurduğu bir sıvı deterjan, bir de minnak havlu bez var. Pratikliklerini siz hayal edin artık! Neyse hemen o elindekileri bir kenara tıkıştırıp, varlıklarını unutturdum. Temizlikçi kadının ismini hiç öğrenemedim çünkü no english! Ben de ileri düzey birşey beklemiyorum ama isim, yes, no, bir şey olsun. Yok! Tamamen manueliz. Cam kovasını, bezini, yerin neyle, masanın neyle silineceğini hazırlamışım, uygulamalı olarak gösterip veriyorum eline. Konuşmamız şart da değilmiş. Ama kadıncağız camların nedense sadece bir tarafını temizlemeyi tercih ediyor. Neden mi? Anladığım kadarıyla: “Zaten zırt pırt yağmur yağıyor gerek yok!” diyor.

Evdeki her toza burun büküyor. Anlatamıyorum ki: “Ben pis değilim, yeni taşındık…” Tutturdu elektrikli süpürge diye; “Yok daha; alacağız ama sen şu çalı ve paspaslarla idare et bugün. Bir dahakine inşallah.”

Bir dahaki? Hiç bir zaman olmayacak olan bir dahaki. Yani bir daha ben dön desem de o gelmez herhalde! Her yeri farklı bezlerle iki tur geçirtip; üçüncüyü arkasından kendim geçince biraz olsun tanıdık birbirimizi. El attığım her temizlik işine takındığı “Sen ne yapıyorsun?” bakışı ve yoruldukça asılan suratıyla bitirdik günü. Bir kere lambayı silme konusunu hiçbir şekilde anlamadı; anlatamayıp ben silmeye başlayınca da hayatının şokunu yaşadı garip. İfadesinden anladım ki ilk defa böyle bir saçmalık görüyor! Günü bitirdik falan dediğime de bakmayın; 14:30’a kadar tutabildim kendisini yoksa o zaten 12:30’da çoktan bitirmişti günü. Tuvaletlere dokunmadan gitmeye kalkmasını saymıyorum, sanırım gerek görmedi! Ki keşke hiç dokunmasaydı. Ben nereden bileyim her yeri tuvalet fırçasıyla temizleyeceğini! Anlayacağınız toptan (!) fırçalanmış, baştan aşağı sırılsıklam iki banyo kaldı elimde.

Ama kanaatkar kadındı; parayı alırken öyle güzel güldü ki… Sadece teşekkür mü etmek istedi yoksa benim hiç anlamamasına rağmen sürekli, bir umutla derdimi ingilizce anlatma çabama mı çaktı bilemedim? Evet! Neden niye sormayın çünkü bilmiyorum; tüm gün ısrarla ve hatta kendi kendime İngilizce konuştum. Farkettiğimde vazgeçmek için çok geçti. Anlamıyor ki; farketmiyor ki ona İngilizce ya da Türkçe… Sen niye kasıyorsun? Mehmet benden daha mı zeki? Evet zeki… O başından beri esnaf, taksi şöförleri ve garsonla ısrarla Türkçe konuşuyor, şöföre güvenliğe de Türk isim takmış öyle takılıyor. Adam akıllı işte, durumu gördüğü anda gereksiz yere ısrar etmiyor, direnmiyor! Peki ben neyin peşindeyim sizce?

Aylar sonra Lien’le tanışıyorum; aşırı sempatik ve iyi niyetli bir kız. Gerçekten yardımcı; bisikleti ve kocaman hasır şapkasıyla, beyaz eldivenleriyle geliyor. Her Vietnamlı gibi o da güneş konusunda aşırı hassas. Vietnam marketleri beyazlatıcı kremlerle dolu; yıllık ortalamanın 38 derece olduğu ülkede herkes beyaz kalmaya çalışıyor çünkü beyazsan asilsin, esmersen ırgat. Burada pirinç toplasan da çarşıda balık satsan da asil görünmelisin! Hani arayınca hemen herşeyi buluyorsunuz demiştim ya; bu ülkede kırk yıl arasanız da bulamayacağınız şey solaryum merkezi. Lien’in kılık kıyafetini neden bu kadar detaylı anlattığımı söyleyeyim; Lien’cim evin camlarını silerken, evin dik güneş alan odasını temizlerken de aynı kılıkta. Hırkası, şapkası ve bu sefer temizlik eldivenleriyle yapıyor işini.

Vietnam beden dilinizin hayli geliştiği bir yer çünkü gerçekten de ortak bir dil olabilecek İngilizceyi bilenler yüzdesi bir hayli düşük; hele ki günlük hayatta muhattap olacağınız esnaf, taksici, garson vs.den medet ummak nafile. Gerçi bilenlerle anlaşmak da çok kolay değil. Konu iyi ya da kötü konuşmaları değil; konu ister dil yapıları deyin, ister dialektleri deyin hiçbirinin İngilizceye uygun olmaması. Zaten tek heceli bir dilden fazlasına geçmek zor, bir de iki sessiz biraraya gelince bir Vietnamlı orada bitiyor. Sonra iş size düşüyor; acaba ne demiş olabilirlerle geçiyor hayat kulağınız alışıncaya kadar. Başta komik ve sempatik gelen karşılıklı anlaşılamama durumu hayatın içine karıştıkça canınızı sıkabiliyor. Bir süre sonra otomatik dolduruyorsunuz çıkmayan sesleri, bu da insan herşeye alışır dediklerinden sanırım. Velhasıl bu meram anlatamama derdinden, Saygon günlerinde takside mahsur kalmışlığımız, çay isteyip sıcak çikolata içmişliğimiz çoktur.

Bakın dil demişken aklıma ne geldi? Hindistan’da ilk haftalarımız; genel olarak burada İngilizce bir sorun değil. Aksanlarına alışma dışında bir sıkıntı yok. Zor bela bulduğumuz en temiz eve yerleşme telaşı sürüyor; hala otelde kalıyoruz. Ben hergün erkenden eve gidip köşe bucak temizlik yapmaya ve yerleşmeye çalışıyorum. Sitede dairenin bulunduğu bloğa girerken bir sürü kadın görüyorum; sonra sırasıyla hepsi kapıyı çalıp “Help?/Yardım?” diye soruyor; ‘No’ deyip kapatıyorum kapıyı. Çok netim, ne de olsa ağzım yanmış Vietnam’da. Evsahibimiz iyi niyetle kendi yardım aldığı kadını öneriyor; o olabilir diyorum. Ertesi gün geliyor kadın; üç saat sonra ağlayarak yolluyorum, pardon kovuyorum! Ama o üç saat unutamadığım hatıralarla dolu. Kadın girdiği odadan beş dakika içinde çıkıyor. Eli mi çabuk? Hayır değil; bir ara kadına çekmecenin her köşesini silmesi gerektiğini anlatmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Biz böyle cebelleşirken kapı çaldı yine; gelen adamda hiç İngilizce yok. Şofben için gelmiş olabilir, klima için gelmiş olabilir, tuvalet, su, tüp gaz vs… Kadından rica ediyorum, ne istediğini sormasını. Kadın uzun uzun dinliyor, ben de heyecanla bekliyorum; sanırım konu önemli. Sonra bana dönüp anlatmaya başlıyor nefes almadan. Ben şok! Hintçeden bana yine Hintçe çeviri yapıyor aklını sevdiğim. Hayatımda söyleyecek şey bulamadığım nadir anlardan biri. Kapıyı kapatıyorum hiçbir şey söylemeden; dahası manyak herhalde bakışlarına aldırmadan. Gelen deli kuvvetiyle bir haftada dört kilo veriyorum ev çitileyerek. Kilo verdim ya herşeye rağmen acayip mutluyum. İşte bu Hindistan’ın havasından suyundan zaar…