Uzak-ara: Vietnam 5

Uzak-ara: Vietnam 5

Sizi durmaya bekliyorum

Sebeb-i yazılarımıza gelelim istiyorum bu buluşmamızda artık! Yekten söylüyorum; sizi Vietnam'a bekliyorum... Durmak, yavaşlamak, kendi sesinizi dinlemek, kendinizle vakit geçirmek için. Dahası paniklerinizi aldırmak, koşmadan tatlı tatlı yürümek için. Yavaşlamak korkutmasın, miskinlikten falan bahsetmiyorum; Vietnam’da her şey yavaş yavaş acele ediyor resmen, mecburen size de!

Evet kaotik bir şehir merkezi var; yüzlerce motorsiklet belli saatlerde bir yerde kapılar açılmış da trafiğe salınmışlar gibi, zincirlerinden kopup şuursuzca hareket ediyor, o an kaldırımlar dahi tekin değil. Sokakların kalabalığı insandan çok, daha önce de bahsettiğim gündelik yaşam izleriyle bir hayli hareketli. Hatta konuşulan dili bile fazla hararetli bulabilirsiniz; çünkü öyle şiir gibi akan, melodik bir dil değil Vietnamca. Vurguları sert, tonlaması duraklı ve bence fazla yüksek perdeden konuşulan bir dil. Ancak herşeye rağmen insanların hali, tavrı, hareketleri sakin ve en önemlisi yüzleri gülüyor. Sinirbozucu derecede olumlu ve stressizler. Sıcak iklim kaslarını gevşetmiş, şark felsefesi ruhlarını yatıştırmış, komünist kültür hırslarını, egolarını ehlileştirmiş burada insanların. Bu noktada tembellik de giriyor fotoğrafa ama samimiyetle iyi niyetliler, kafaları gerçekten de kötüye, ahlaksızlığa çalışmıyor pek. Haliyle bir batılı olarak en büyük dertlerinizden biri ‘Hayır!’ demeyi bilmemeleri oluyor. Yok ki kültürlerinde ‘hayır’, dolayısıyla yapamayacakları şeyler için de ‘tabii hanımefendi!’ deyip canınızı sıkabiliyorlar. Bir de “Same same but different/ Aynı aynı ama farklı!” var. O ne demek demeyin, bunca yıl geçti ama ben hala anlamadım. Çarşıda pazarda, hatta çok daha önemli konularda sık sık bu cevapla karşılaşıyorsunuz. Kısaca ufak ya da büyük detaylara takılmıyorlar hayatta diyelim! ‘Amaan ne farkeder ki?’ kafası; tam benlik! İşte bu bir kültür şoku, çünkü görüyorsunuz ki markete, sokağa alışmakla insana, kültüre, oradaki yaşayışa alışmak aynı şey değil. Bazen sakinlikten kafamı toparlayamamakla birlikte ortama nasıl hemen alıştığımı da hatırlıyorum. İstanbul'a ilk gelişim resmen travmatikti. Hani Amerika’daki üç aylık dil okullarında Türkçe'yi unutup, döndüklerinde “Immmmm… Bu bir excuse değil tabii...” diye miyavlayanlar gibi bir durum resmen. 'Özledim özledim' dedim; adım attığımız gibi koşa koşa soluğu Boğaz’da alıp, o mis iyotu çekerken, işine gücüne koşturan insanların somurtuk telaşı gözüme battı, sabahın yedisinde köprüdeki şenlik resmen boğazımı sıktı, uçaktan indiğim gibi hızlanan, özleme, heyecana yorduğum kalp atışlarım her gün daha da arttı, yapılacaklar listem günlere sığmadı, daraldım, yoruldum... Resmen yordu beni şehr-i şahanem.

'İstanbul yordu da Saygon’da ne yapıyordun, sıkılmıyor muydun?' derseniz ki bu uzun süre en çok duyduğum soruydu. Evet bazen sıkılıyordum, bazen de sıkılmıyordum. Ben İstanbul’da da aynı sıkılma düzeninde yaşıyordum ki! Hatta açıkçası Saygon’da uzun süre sıkılmak aklıma gelmedi. Sabahlar uzundu mesela; yıllar sonra göz gezdirmenin ötesine geçip saatlerce gazete okuyabildim (Ah bir de online değil de, o mis kokulu kağıttan olsaydı tadından yenmezdi!), günü tamamen kendime ve yeni hayat düzenime ayırabildim ki bu öğrenilmesi gerekenlerdendi benim için. Bir süre sonra ellerim kaşınmaya başladı tabi… Yazdım yazamadım diye vahlanmaya başladım; ama ne yazacağım? Blog mu yazacağım, günlük mü tutacağım? Yoksa bir gün kitap olsun niyetiyle mi oturacağım masanın başına? Bu fikir ve niyet karmaşasına dolanırken, aksi gibi yazasım da pek peşimden koşmuyordu. ‘Galiba artık yazamayacağım!’lara kadar geldi konu. Sonra: “Saçmalama; hep öyle olmaz mı? Sayfalarca yazarsın, son noktadan sonra boş sayfa açıldığında kıvranır durursun, bir daha yazamayacak gibi hissedersin. Ama bir kere yaptıysan yine yaparsın ki yüzlerce defa yaptın, zorlama işte! Bekle birikecek birikecek taşacaksın eninde sonunda.” dedim kendime ve eve sardım bir süre. Eşyalı bir ev kiralayıp, birkaç koli mutfak eşyası (Orada yoktur diye), kıyafet ve ev tekstili şeysiyle taşındık biz Saygon’a. Anlayacağınız yanımızdaki en ağır şey kafalar, yürekler… Fazla dokunaklı olduysa çeyiz diye aldığım mor ‘seramik’ tabakları da sayabilirim. Haliyle ben çarşı pazar gezip yeni evimizi ‘kişiselleştirme’ konusuna eğilmişim, kalkmamak üzere! Sırtımda da “Zuzu tabaklarımız yeterince ağır ve biz expatız, ağırlaştırmayalım evi lütfen!’ baskısı. (Anonim bir söz diyelim). Allahtan Vietnam bambu aksesuar ve hasır sepet cenneti, mutluyum… Eve sarma hali düzenli olarak kıyafetleri renklerine göre dizme ve dolapları toparlama aktiviteleriyle devam etti. Bir de mutfak mesaim var; uzun süre hayal edip vazgeçtiğim kimyagerlik kariyerim için eşsiz bir fırsat. Aşırı özgür ve deneysel takılıyorum; harika bir iki denek var elimde. Uzak ellerde elime düşen deneklerim el mahkum yiyorlar ne versem; en kibarından sonuçların ne kadar ‘füzyon’ olduğundan dem vuruyorlar sorunca da. İltifat kabul edip, tam gaz devam ediyorum. Aslında gerçekten fena değilim ama zaman içinde ben uydurdum zannettiğim şeylerin zaten varolduğunu öğrendim! Renkli, dana boy biberlerin içine doldurduğum pimiş kıymalı dolmam en ‘füzyon’u kaldı haliyle. Ondan da hemen vazgeçtim; mercimekle, bulgurla, havuçla çoğaltsan da çok kıyma yiyor! Kıyma da Türkiye’den ithal olunca, daha ekonomik reçetelere geçtim. Evdeki mutfak deneklerin, ben suşiyle besleniyorum. Eve yürüme mesafesinde harika ve aşırı ucuz bir yer var. Ukalalık etmek istemiyorum ama edeceğim; o güne kadar yediklerim galiba suşi değilmiş! Bir de benim gözüm aç; bildiğimiz roll’lar (sarmalar) dışında minik kornetler hazırlıyorlar. Tabii ki favorim onlar… Suşi ziyafetlerimi gelenekselleştirip haftada iki üç gün tekrarlıyorum, tekrarlıyoruz. Yalnız değilim; dünyanın en dost, en samimiyetle samimi ekürimle birlikteyiz. Uzaklarda olmak yol arkadaşlarınızla aranızda inanılmaz ve çok lezzetli bir bağ kuruyor bu kesin ama bizim şansımız daha ilk durağımızda, dünyanın neresinde olursak olalım dostluğu, ağabeylik, ablalık, kardeşlik ve sahiciliğiyle hayatımızdan hiç eksik olmamasını isteyeceğimiz insanlarla birarada olmamız. Suşi hususu önemli; tek başına pek gitmiyor, haketmek için biraz yorulmak lazım. Bu yüzden yemek öncesi bir masaj alıyoruz; aromaterapi, taş ya da Bali… En pahalısı 15 dolar ve yine hatırlatıyorum dolar 8,5 lira değil o zamanlar. Bu arada Vietnam günlerine dek ben masajdan hiç ama hiç hoşlanmayan biriyim: “Ne öyle mıncık mıncık, hiç sevmem. Bir de yağ falan sürme, ığğğhhh!”. Bunlar hep benim laflarım, hangisi daha güzel diye düşünürken inanın çok tövbe ettim şuursuzca, cahilce ettiğim bu kelamlara. Bu arada masajın sadece kendisini sevmiyoruz; yapanları nasıl ayartırız, Etiler’de bir yer açsak kaç paraya çalıştırır da gündeme damga vururuz peşindeyiz. Bu konuya son noktayı annem koyuyor Saygon’a geldiğinde. Hayır o ilk aklınıza gelen çözümle değil maalesef, yani yatırımcımız olmayacak! Annem masöz kızları evlat edinmek istiyor; kızları değil hatta kızı. Vietnamlı kardeşimin adı Thu… Her gittiğimizde masajını ona yaptırıyor; bizim girişimci tavrımıza cevabı da net: “Ay yok, ancak bize yeter Thu; sabahtan beni bir ovar, sonra teyzenlere gider… Çok iyi geldi benim romatizmalarıma masaj, bilerek yapıyorlar anacım!”.

Masaj, suşi tamam da benim için en keyifli Saygon saatleri galiba şıpıdık parmakarası terliklerim, fırıl fırıl kıyafetlerimle kendimi sokağa attığım saatler. Şehri keşfetmenin keyfi ayrı, bu sokaklar fotoğraf çekmeyi seven biri için siz deyin altın madeni, ben diyeyim elmas. Dergiden  “Evlendim kocam çalışmama izin vermiyor!” diye tazminatımı alarak ayrılmıştım. Kendime evlilik hediyesi olarak, aldığım paranın üçte birini (Hep çok hesap kitap bilen biri olmuşumdur!) dijital bir fotoğraf makinesine yatırdım. Makinenin dijital olduğuna bakmayın ben sabah akşam not çıkartıp kendi kendime manuel fotoğraf çekmeyi öğreniyorum. Işık ayarla, diyafram, enstantane, kafan karıştı notları aç bak derken, ben bir kilometreyi üç saatte arşınlıyorum ama keyfim çok yerinde. ‘Vietnam insanları’ başlıklı bir koleksiyon oluşturacak kadar hatrı sayılır fotoğrafım oluyor. Saygon sokakları sadece fotoğraf çekmek için değil alışveriş için de benim için ideal bir yer. Çarşı pazar, tezgah alışverişi seviyorsanız siz de seversiniz. Bir de alışveriş şenlikli çünkü sistem söylenen fiyatın üçte biriyle pazarlığa başlamak üzerine kurulu. 'No ingliş' yüzünden hemen hesap makineleri çıkıyor, bir satıcı yazıyor bir sen yazıyorsun. Baktın istediğin yere gelmiyor, tamam teşekkürler deyip arkanı dönüyorsun ve fiyat tabii ki istediğinin de altına iniyor! Yalnız bir keresinde fena patladım; üç beş dolarlık şal için ben bir hırs yap, attım cakamı gidiyorum. Bekliyorum, yavaşlıyorum ama yok arkamdan bağıran falan… Ama o kadar güzel ki şal da; gerçi bana her şal, her şapka, her çanta güzel! Haftalar sonra arkadaşıma aldırdım gururdan. Oluyor insanoğlunun böyle komiklikleri! Yolu düşecekler için adres birinci bölge yani merkezdeki büyük turistik çarşı Ben Thanh. Kapalıçarşının tezgahlı versiyonu diyebiliriz. Her türlü hediyelik, Vietnam’a özgü bufalo kemiğinden aksesuarlar, takılar, bambu çanaklar, tepsiler, hasır sepetler, şapkalar, çantalar, terlikler… Hepsi burada! Çarşının arkası yiyecek ve balık pazarı; çok güzel filtre kahve çeşitleri, kaju fıstık, tropikal meyve bulabileceğiniz doğru adres burasıdır. Ben Thanh’ın birkaç sokak arkası özellikle ünlü ve pahalı outdoor markaların sahte mi, gerçek mi olduğu büyük muamma olan çanta ve montlarını bulabileceğiniz pasajlarla dolu. Merkezde şık zincir otellerin toplandığı bölgede sosyetik bir sokak var bir de; lüks markalar da bu civarda tabii. Bizim orada yaşadığımız dönemde Saygon’a Chanel açıldı. Cartier’nin hemen yanı… Haftalarca açılmasını bekledik heyecanla, sanırsın ki hayatımızın en büyük eksiği Chanel’di. Açıldığı hafta keşif için damladık tabi; Saygon’da yabancı olmanın güzelliklerinden biri de kasmak zorunda olmamanız. Yani o parmakarası terlikleriniz ve askılı elbiseniz, keten çantanızla rahat rahat en lüks mağazalara girip çıkabiliyorsunuz. Kimse ne bu hal, neden düğün tütülerinizi giymediniz bakışı atmıyor. Bir takı düşkünü olarak, bufalo kolyelerimi takıp takıştırıp Cartier’i çoktan ziyaret etmiştim. Ama fenalık geldi bana Cartier’de! Bir yüzük soruyorum; eldivenler takılıyor, kara kaplı defter açılıyor oradan bakılıyor ne olduğuna… Ölme eşeğim ölme! Kapalıçarşı candır; hadi çıkıp Burberry’de çanta seçelim. Baktık karar veremiyoruz rengine, çıkarız! Yapmadığımız şey mi? Hadi itiraf edin yapmadığınız şey mi? Hem Saygon’da muson molası için de kullanabiliyorsunuz bu mağaza kaçamaklarını. Muson mevsimi açıldığında hergün bir sabah bir akşam bir iki saat gök yarılıp ne var ne yoksa döküyor içini. Hayatta en sevdiğim şeylerden biridir yaz yağmuru; al sana 30 derecede alabildiğine yağmur. Söylemiştim şanslıyım ben ki erken öğrendim; eğer şekil şemal konusunda huysuzluk etmiyor, yani şekilci davranmıyorsan hayat mutlaka bir şekilde veriyor istediğini. Bu arada muson konusunda kısa bir not geçeyim; Saygon’daki günde iki rutini güzel ve kabul edilebilir ancak muson kuşağının her noktası aynı yaşamıyor bu dönemi. Misal gün geliyor üç hafta aralıksız yağan yağmurla da tanıştırabiliyor hayat sizi.

Yağmur dindiyse biraz şehir turuna çıkarıyorum sizi. Saygon’da turist olarak gezip gezebileceğiniz yegane bölge birinci bölge yani merkez. Ben Thanh’a girmeden önce etrafı bir dolaşın çünkü çarşı bir hayli oyalayacaktır sizi; el kol dolu gezilmez sonrasında. Zaten çarşının tezgahları akşam da yan sokağa taşınıyor gece pazarı için, müsterih olun. Merkezdeki postanenin dışı da, içi de hayli nostaljik, şahane bir yapıdır. Karşısındaki Notre Damme Katedrali, Fransa’nın ben buradaydım heykeli olsa da görülmeye değer. Buralarda gezinirken en sık rastlayacağınız manzara poz poz fotoğraf çektiren gelin ve damatlar olacaktır. Vietnam’da evlilik fotoğrafları ayrı bir prodüksiyon; düğün öncesi haftalarca farklı konseptlerde fotoğraf çektiriyorlar. Siz de girin fotoğraflara, çok hoşlarına gidiyor. Oradan yürüyerek Opera Binası’na geçersiniz; tek katlı beyaz bina baştan aşağı Fransız. Meydanın tam ortasında arzı endam eden yapı, benim sokak sokak Vietnam turlarımdaki pusulalarımdan biriydi. Sadece görüntüsü ile değil varlığıyla da içimi açıyordu. Sonrasında bir bisiklet tuktuk (Türkçesi bisiklet fayton) tutup başkanlık sarayına geçebilirsiniz. Gezilesi turistik noktalardan biri saray ve bahçesi; yalnız benim için Amerikan Savaş Müzesi’nin yerini tutamaz. Savaş müzesine gitmeden önce hazırlıklı olmalısınız, burası iç burkan, sinirlerinizi uyandıran bir yer. Gidip görenlerden: ”Tamamını kaldırmadı yüreğim, ikinci kattan sonra çıktım…” yorumlarını duymanız çok muhtemel. Evet çok sert, çok acı ama çok gerçek bir tarihin notlarını, fotoğraflarını görüyorsunuz. Aklınız, yüreğiniz almıyor; niyeler niçinler nasıllar arasında kayboluyorsunuz. Yok sayabilirsiniz elbet ama siz gözünüzü kapatsanız da, bakmasanız, görmezden gelseniz de gerçek orada öylece duruyor! Bu hep böyle… Umarım kaçtığınız sahicilik değil sahtecilik olsun hep…

Fotoğraflar: Zuhal Akay